<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Su gibi Aşk, Hayal, Zaman... &#187; Susuzluk(öykü)</title>
	<atom:link href="http://www.su-gibi.com/category/masallar/susuzluk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.su-gibi.com</link>
	<description>aşk, hayal, zaman...</description>
	<lastBuildDate>Mon, 05 Jul 2010 18:39:58 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Susuzluk</title>
		<link>http://www.su-gibi.com/susuzluk/</link>
		<comments>http://www.su-gibi.com/susuzluk/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 28 Apr 2009 22:20:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hakan Güzhan]]></category>
		<category><![CDATA[Susuzluk(öykü)]]></category>
		<category><![CDATA[yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.su-gibi.com/?p=987</guid>
		<description><![CDATA[Gündüzler güneşe bakardı. Güne dönerdi günebakanlar Ağustos’ta. Sonra bir haber duyuldu, bu kez sırtını dönmüştü ayçiçekleri güneşe.
Yağız bir at şahlandı Gölbaşı’nda. Alı al, moru mor öfkesiyle dağların ötesini inletti. Boz kısrak tökezlemişti. Kısrak için korktu.
Kendisi için korktu bir adam. Kadınsa bırakın neden tökezlediğini bilmeyi, düşmek üzere olduğunun bile farkında değildi.
Yine de güneşe bakardı gündüzler, ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Gündüzler güneşe bakardı. Güne dönerdi günebakanlar Ağustos’ta. Sonra bir haber duyuldu, bu kez sırtını dönmüştü ayçiçekleri güneşe.</p>
<p>Yağız bir at şahlandı Gölbaşı’nda. Alı al, moru mor öfkesiyle dağların ötesini inletti. Boz kısrak tökezlemişti. Kısrak için korktu.</p>
<p>Kendisi için korktu bir adam. Kadınsa bırakın neden tökezlediğini bilmeyi, düşmek üzere olduğunun bile farkında değildi.</p>
<p>Yine de güneşe bakardı gündüzler, ve yaşanan bugünün tekrarı yoktu. </p>
<p><strong>1.Bölüm</strong></p>
<p>Elimin altındaki boş ve sessiz sayfalara düştü bakışlarım. Okuduğum bütün kitapların mürekkebe batmış sayfalarından daha anlamlı, daha verici gibi geliyordu sade beyazlıkları. En azından saf, incitilmemiş, kirletilmemiş bir düzendeydiler. Ne kirli seks oyunlarının hayvaniliği, ne de öldürmenin vahşiliği, aldatmanın aşağılığı henüz üzerlerine sinmemişti. Hiçbir satıcının, öğretmenin ya da sanatçının sıradan yaşamları da bu sayfalara dökülüp ölümsüzleşmemişti. </p>
<p>Öylesineydiler, sadece lekesiz, iftirasız ve ihtirassız. Yani benden, bizden değildi varoluşları. </p>
<p>Tutkumu ceketimin iç ceplerine tıkıştırıp buzdan kristallere dönüşen nefesimi seyretmek için sokağa attım kendimi. Ansızın yabancılaştırıldığım bu şehirde nereye gidip hangi yakın seslerle dertleşeceğimi de bilmiyordum. </p>
<p>Daha önce, hayatımın herhangi bir sahnesinde cehennem zebanilerinin bu şehirdeki yaşantımı tırnaklarımdan çektiği olmamıştı. Acemi bir yalnız değildim hiç, ama bir yaşamdan ilk kez dışlanıyordum. </p>
<p>Sabahlara kadar yalnızları doyuran ücra lokantalara açlığımı yatıştırmak için değil yalnızlığımı doyurmak için gitmeye başladım. Mecburendi. Kendi yalınlığımı başkalarının işkence gibi yalnızlıklarıyla besleyebilirdim ya ancak, bu kadar güçlüydüm, ancak bu kadar amaçlıydım. Benim kendi kabuğumu kırıp dış dünyanın çarkına çomak sokmak gibi başkaldıran isteklerim olamazdı. Aşık olup yağmurla gölleşen kaldırım kenarlarında sırılsıklam yürüyemeyecek kadar donuktum. Konuktum bu dünyada ya, ne etliye ne de sütlüye karışmamalıydım. Artık çetrefilli ve ölüm tehlikesi barındıran aşklara boynumu uzatmayacak kadar kurnaz olmalıydım. Ben o kadar kurnaz olabilir miydim, istiyor muydum olmayı?</p>
<p>Açık kanlı ve sımsıcak bir çay söyledim önce. Ardından bol kaşarlı bir tost isteyecektim. Açtım. Niye aç olduğumu bilmiyordum. Sadece güdüsel olarak acıkırdım. Her insan gibi. Her insan gibi aşık da olur, aşık olmayı isterdim, ama insan gibi. Gecenin bir vaktinde sabahçı kahvesinde ne kaşar, ne de tost ekmeği vardı ki, benim de insan gibi aşık olabileceğim bir dostum, insanım kalmamıştı. </p>
<p>Kendimdim. Kendimindim. </p>
<p>Yalınayak, çırılçıplak, utançsız bir bendim ve bunu hissettiğim an buzdan bir kapsül düştü yerlere. Düştüğü yerden başlayarak her şeyi yavaş yavaş buza dönüştürüyordu. Suya atılan taşın yaydığı dalgalar gibi çoğaldı, genişledi, fakat güçsüzleşmedi. </p>
<p>Çıplak ve ürkek ayaklarımın tam altına düşen bu ilk buz damlası bana dokunmamıştı. Önce masalar, sandalyeler, sabahçılar ve çaycı renksizleşti, donuklaştı. Sonra pencereden görünen tüm dünya. Dışarı çıktığımda anladım artık benden uzak olan bu yaşam parmağımın bir fiskesiyle tuzla buz olacaktı. </p>
<p>Yürüdüm. Çıplak ayaklarımın altında hiçbir soğukluk hissetmeden. Açlığımı unuttum. Aşkımı unuttum. Sevdalarımı ve tüm anılarımı hatırlamak istedim. O anda dünyada hareket edebilen ve canlı olan tek varlıktım. Ve anladım ki aşkımın içine sızan şüphe damlacıkları gibi bu buzdan kapsül içimi sonsuz bir çığlıkla kaplamıştı. Sivri uçlu buzdan sarkıtlar oluşmuştu en güvendiğim kalelerimde. Ve bu sarkıtlar attığım her adımda çatırdıyor, birer ikişer düşerek içimi acıtıyordu&#8230;<br />
Sustum&#8230;<br />
Pustum&#8230;<br />
Sevdalarımı ve anılarımı hatırlamaya çalıştım, boşunaydı. Hepsi ve her şey, Su bile elmalı şeker tatlılığında donuk heykellere dönüvermişti&#8230;</p>
<p>Onun da sevinçleri, hüzünleri, sarsıntı ve başarıları, yanlışları, anıları silinmişti. </p>
<p>Su, buz kapsülüne yenik bir tavırla nefessiz ve renksiz kalıvermişti. Onu ne kadar sarmalayıp, öpüp eritmek istesem de kılımı kıpırdatamadım. İçimden öylesine gelip geçen bir karayeldi ona olan özlemim. Geçti. Bitti. </p>
<p>Şimdi hiçbir şey hatırlamıyorum.</p>
<p><strong>2.Bölüm</strong></p>
<p>Şimdi, aklımı delicesine kemiren şu meraktan kurtulmaya çalışıyorum. Bir İngiliz atasözünün dediği çıkmazsa, yani merak kediyi öldürmezse, ölmeyeceğim. Ama işkence çekeceğim ve daha ne kadar, bilmiyorum. </p>
<p>Hangi bir sabah uyandığımda elim günaydın demek için telefona uzanmayacak? Ben hangi gece, televizyondaki filmi hala onunla beraber seyrediyormuşum hissine kapılmayacağım? </p>
<p>Yeni duyduğum bir fıkrayı ilk önce ona anlatmak coşkusundan nasıl kurtulacağım? Nasıl vazgeçebilirim her gün eve onunla beraber dönmekten? Bu, gecelere beraber göz kırpılan odada onun kokusundan ve ikimizin yalnızlığından daha başka varlıkları nasıl hissedebilirim?<br />
Ya da gerçekte ikimizden farklı şeyler nefes alıyor muydu hiç bu odada?<br />
Bilmiyorum. . .<br />
Şimdi meraktayım. . . </p>
<p>Hiçbir cevap bulamayacağımı anladıkça sorularımın ağırlığı artıyor gibi. Ağırlaştıkça birer sıkıntı, birer sorun oluveriyor her biri. Ben bu dert kalıntılarıyla başetmeyi daha önce öğrenmiş miydim ki; hatırlamıyorum. Şimdi sadece merak ediyor, ve geçmişe ait ondan başka hiçbir şey anımsamıyorum.<br />
Gece inadıma sessiz. Etrafta başıboş sokak köpekleri. Bu itler öyle yalnız ki. . .<br />
Gözlerim aynalarda öyle yalnız ki; hangi çeşit içkinin dibini görsem de hayal dünyasına gezintiye çıkamıyorum. Sanal eğlencelere sarışın ve kızıl endamlıları dahi katsam, ben bir gerçekliğe çakılıp kalmışım ki, öyle böylesi yok. Güneş kendini saklıyor benden. </p>
<p>Bu itler öyle yalnız ki; gittikçe köpekleşiyorlar dışarıda. İstedikleri sevgi bile değil. Sevgi karın doyurmuyor.<br />
Galiba o itler benden akıllı. . . </p>
<p>O, görüşümden çıkmıyor. Nereye baksam, kime haykırsam o!<br />
Bu nasıl bir oyun, perde hiç kapanmıyor. Repliklerini unutanlar, ve hiç ezberleyememişler sahne arkasına çekiliyor. Rollerini oynayacak mutlaka başkaları bulunuyor. Benim rolüm hangi sahnesindeyse unutmuşum, yerime başkası giriyor. </p>
<p>Haliyle canım sıkılıyor. Yoksa yoktur şansım, varsa birazcıktır herhalde. Sahne arkasında gözlerimle sayamayacağım kadar fazla oyuncu birikmiş. Ben de onlardan biri miyim, kaybeden miyim?</p>
<p>Neler umarak gelmiştik dünyaya, sonunda bulduğumuz yetmiyor sevdaya. Canım, en çok sevdiğiydi kollarımda uyumak, mırıldanarak kedi sokulganlığıyla. . .<br />
Şimdi. . .<br />
Meraktayım. . . </p>
<p><strong>3.Bölüm</strong></p>
<p>Sonsuzca içip alkolün en son sınırını zorlayarak gerçeklerden bahsedeceksek hiçbir konuyu açmamakta fayda olduğunu düşünüyorum. Ama sonunda o mutlak gerçek, ölüm, hepimizi alacağı için artık gerçeklerden, sadece ve sadece gerçeklerden bahsedeceğime yemin ediyorum: </p>
<p>Su, ölmedi…<br />
Onu ben ıssızlığa kendi ellerimle gömdüm. Diri diri. Daha nefes alıyordu…</p>
<p>Sevgilim, canım, o hasretinden saatlerin gelmişine, dakikaların geleceğine küfrettiğim, Su, artık yaşamımda yoktu. Ama yaşıyordu. Kendi gerçekliklerinde, kendi evinde, mahallesinde, bana öylesine uzak bir yerde ve kuşuçuşu üç dakikalık bir yerde, yaşamaya çalışıyordu. Yaşadığını zannediyordu. </p>
<p>Ev telefonumu arayıp, gözyaşlarını bana dinlettiği bu gece, bunu anladım…</p>
<p>Onu bulduğumu farketmiş gibi, yüreğinin hoplamaları yokmuş gibi, yalnızmış gibi geliyordu sesi. Sanki gerçeklerden uzak, bir uzak, bir yüksek şatoda, kimsenin, en önemlisi benim, onu farkedemeyeceğim bir yerlerde nefes alıp vermeye çalışıyordu. Boğulmasına ramak kala yetişmiş olmayı isterdim. Ama şimdi bilmiyorum ki, sadece meraklanıyorum: O kiminle ve nasıl?</p>
<p>Geçmişte seviştiğimiz yatak, yorgan bağırarak terkediyor bizi, ayrıldık diye. Bana da kırgınlar, “Öldü o!”, demiştim…<br />
Hangi heyecanları hatırladığımı sormasanız da, ben size sonuna kadar, her şeyiyle anlatacağım zaten. Korkmayın, telaşa gelmiyor hayat, ama ağırdan almaya da!</p>
<p>Siz şimdilik Su’nun ölmediğini bilin yeter. Su, belki de ölümsüz varlığıyla bir saniye bile terketmedi beni. Ölümlü canını saymazsak, sonsuza beş kala yine damarlarımda akacağını düşlemek şu an için güzel. Sanki dozaşımı uyuşturucu almışım da, titremelerim, kas spazmlarım, kusmalarım aniden kesilivermiş. İşte ebedi rahatlamalarıyla, sorunsuzluğu ve susuzluğu tattıran duygu; unutulmuşluk, kılcal ve cinsel damarlarımdan içeri sızıvermiş. Tozpembe loş karanlığında odamızın, eti etime değmiş, birleşmiş. </p>
<p>Su’yu özlemediğimi söylesem yalan olur, hem ben de inanmam. Sahi, Su kimdi, size anlatmalı mıyım ve bilmeli misiniz ki onun benimle nasıl seviştiğini her gece gün ağarana kadar?</p>
<p>Sarhoş olmadı hiç, sevmedi alkolü, benim onu ve viskiyi sevdiğim kadar. Ama beni, benim onu sevdiğimden fazla sevdi. Evet, Su, benim sevgilimdi, ama onun yanında ben hiç viski içmedim. O ve ben hep ayıktık sevişirken. </p>
<p><strong>4.Bölüm_Birinci Mektup</strong></p>
<p>Kurak mevsimleri geride bıraktığım belki de doğruydu. Adından sıkça bahsetmemeye yemin etmiştim oysa…<br />
Sustun…<br />
Sen bir sustun, sırıtkan veya kırıtkan kadınlara ait her yorgunluğu unuttum.<br />
Dündü ağıtlar, sonrası beyazdı ve alnım açık değil hala karaydı…<br />
Kıskandın…<br />
Sen kendini kıskandın ve sustuk yine, biraz da pustuk…<br />
Sislere hasret kim kalır ki ve puslu havalarda kim derin bir oh çeker huzurla?<br />
Sendin, sen biraz bile ben değildin…<br />
Benim kim olduğumu anlatacak sayfalar yırtıldı, kitabında eksik bölümler de vardı…<br />
Küllenmiş sarı güllerini sakladığın çekmeceden çıkarmayı neden bu kadar bekledin?<br />
Sorgulara yenilecektiysen suçların altına boynunu sermemeliydin.<br />
Serdin…Biraz da gönlümden öte, yaklaşıp durdun, uzaklara doğru…<br />
Durdun… Durdurdun&#8230;<br />
Susuştuk ya, gözlerden bahsetsene şimdi, ya da kes hadi ağlamayı…<br />
Gece, turuncu ve yalın, biraz da bulutlu bir ay çıkarmasıydı gözlerin…<br />
Rengin neydi?<br />
Unutulmaya yüz tutan mermer bir heykelsin artık, güzel, donuk, gururlu, biraz da sonsuza kadar canlı kalacağını düşünen…<br />
Ama sen daha şimdiden taş kesildin ve korkuyorsun&#8230;<br />
Eğer düşüp yerlere kırılmazsan, bir gün mermeri bile eritir zaman, yokolursun… </p>
<p><strong>5.Bölüm</strong></p>
<p>Su’nun bir ailesi vardı elbet her Havva kızının olduğu gibi. Gelin görün ki, aile sessizlikten ibaret. Suskun kavgalar dönmekte evin her kuytusunda. Bir de bilinmedik bir güç rahat bırakmamakta yaşayanları. Ev, hepsinden yalnız, küskün epeyce. Annesi en bozgun günlerinin hesabını görüyor orada, burada. Yaşanmamış yıllarının acısını çıkartıyor. Hesabıysa Su ve kız kardeşi ödeyiveriyor. Her şey bir kolay,  bir kolay ki anneye göre. Evin işleri çok kolay, yapmayıveriyor hiçbir şey. Alışveriş de kolay, yapmayıveriyor sık sık. Babasız kalmış kızlarla ilgilenmek mi, en eften püfteni işlerin, boşveriyor, geçiyor. </p>
<p>        Su, yalnız, kardeşi de yalnız. İkisi birbirinden uzak yerlerde kızgınlar. Neye bu öfkeleri, kendileri de bilmiyor. Bu evde onları sıkıntıya sokan, rahat uyutmayan bir şey var ama, ne?</p>
<p>       Ankaralılar bilir, hani Hoşdere’yi kesen Mesnevi sokaktan Konya-Adana yoluna doğru bir bulvar uzanır. Uzunca zamandır da adı Çetin Emeç Bulvarı. Akşam saatlerinde trafiğin tıkandığı o alt geçide varmadan yolun sağında bir yeşil, bir suni vadiyle göz göze gelirsiniz. Dikmen Vadisi de derler, yani “Ankara’nın Dikmeni, bir daha gidersem &#8230;/&#8230;” de olduğu gibi. </p>
<p>    	 Kışları kendi yalnızlığına terkedilir. Havanın buzluğuna iki misli soğukluk katar bomboş patikalarının ıssızlığı. O park insanlara küser. İnsanlarsa onu unuttukları her kışın ardından sanki hiçbir şey olmamışcasına koşturarak her yaz yeşili bol kuytuluklarına dalar. Bir kalabalık, bir neşe; vadi onları bağışlar. Bütünleşir insanlarla ve evcil hayvancıklarıyla. </p>
<p>Fazla değil en çok iki ya da üç kez Su’yla birlikte bu yeşil vadinin dinginliğine indik. Ama hiç yalnız değildik. Sevimli ve uysal köpekçiği de keyfini çıkardı etraftaki güzelliklerin. Yapamadığımızı yaptı.<br />
Biz hiçbir parka – Kuğulu’ya iki kez hariç – Su’yla ikimiz yalnız gitmedik&#8230;</p>
<p>        Belki hiçbir zamanında yaşamın bir daha yüzünü görmeyeceğim yeşil vadideki bir ağaç hakkında anlatacağım o kadar çok şey var ki, sadece bir defa görmüş olduğum için beni şaşırtıyor. Onunla aramızdaki bu anlaşılması güç etkileşimin kaynağı, insanlar etrafımızdan çekildikten sonra ikimizin de yapayalnız kalmasıydı belki de. Şimdi olduğu gibi.<br />
O parkta, ağacın altında, hani nefeslerin sık uğrayıp farketmediği buz bir gölgede Su’ya dedim: </p>
<p>“Yapma ! Her ne düşünüyorsan, konuşmuyorsun. Gözlerinden belli kötüyü düşlüyorsun. Yapma !”</p>
<p>Su, parkta, o ağacın altında, belki bir daha hiç gitmeyeceğim her Pazar ikindisi zamanın duruşunda, ağladı bana. Milyonlarca dereden su taşıdı, ben boşalttım. Sonunda sabrımı taşırdı. Dedim: </p>
<p>“Çıkmazı düşlüyorsun, yap-ma !”<br />
“Peki&#8230;” dedi, “Bir daha düşüneceğim&#8230;”<br />
“Seni seviyorum canım, her şey çiçek gibi olacak.”<br />
“Ben de seni&#8230;” dedi, “Hoşça kal !”</p>
<p>Sırtını döndü ve gitti. Sanki bu büyük savaşta zafer kazanmış yenilmek bilmez bir kumandandım. Dudağımın kenarında o ince gülümseyişle yürümeye başladım. Su aramızdaki engellerin aşılmazlığını, ayrılığı, her şeyi tekrar düşünecekti. En azından artık kesin kararlı değildi ve böyle oluşu içimi çokça rahatlatmıştı. </p>
<p>O güneşli yaz gününde, sakin bir Pazar ikindisinde, aramızda geçen konuşmanın uzadığını, hiçbir işe yaramadığını ve ne şekilde olursa olsun benden kurtulmayı düşündüğünü birkaç saat sonra anladım. Anladım ki, o ‘hoşça kal’ bir dahaki buluşmamıza kadar değil, sonsuza kadarmış. Telefon açtığımda sesi telefon tellerini buzdan kristallere çevirecek kadar donuk ve uzaktı. Su, artık yoktu&#8230;</p>
<p>Aklıma ilk gelen ağacımız oldu. Yaz güneşinden bizi koruması, yapraklarıyla püfür püfür esmesi, dallarında güzel sesli kuşları konuk etmesi&#8230;<br />
Şimdi geceydi. Son sarılmamızın olduğu parkı düşündüm; o isimsiz ağacı, yapraklarını ve dallarını. Yalın yalnızlığını&#8230; </p>
<p>Sessizce haykırıyordu şimdi sanki yanıbaşımda. Ben sanki odamda değilim de, o vadinin en kuytu diplerinde, o ağacın altında sırtımı gövdesine dayamış, bir başıma, kendi suskun çığlıklarımı dinlemekteydim. Gerçek zamanda, gerçek boyutta olmadığımı hissettim. Çırpınışlarımla kurbanlık hayvanların can verdiği sahneleri oynuyordum. Meraktan çatlayacak alın damarlarımı, havasızlıktan durmaya yüz tutan kalbimi kimin ellerine bırakacaktım bundan sonra?</p>
<p>Varlığının yokluğa dönüşmesi bir yıldız kaymasıydı sanki. Aniden, sessizce, habersizce. . .<br />
Anlık zaman dilimleriyle hangi ölümlü savaşabilir, kim yarışabilir zamanla?<br />
Zaman denilen kavram, bizim hayali tutsaklığımız ve amansız kovalayışlara girdiğimiz gardiyanımız. Hep yaklaştığımızı sanarken, kol saatlerimiz duvardaki saatten farklı çalışıyor. Zamana küfretmekten hükmetmeye kadar her oyunu denedik de, tutamadık ne kolundan, ne bacağından veledi. </p>
<p>Sen de bu acizliğini fırsat bilip insanların, rüzgar olup uçtun, bulut olup yağmurca düştün gökten yere, yıldız olup kaydın birdenbire&#8230;<br />
Kendinin de bir ölümlü olduğunu unuttun mu ne?</p>
<p>Diye son bir mektup da yazabilirdim ona. Dünyanın bütün sonları, bütün gidişleri, bütün terkedişleri bana bu kadar hüzün vermeseydi, gözyaşlarım yerli yersiz boşalıp beni yolda yürüyemez, insan yüzüne bakamaz hale getirmeseydi elbet birkaç veda sözcüğü Su’nun işini görürdü. Zaten işinin bitmiş olduğu konusuna sonra döneceğim, asıl sorun o zamansız, o vahşi, aslında kendi içinde zavallı ve aciz meteor yağmuruna tutulduktan sonraki benim yalnızlığım, öylesine bitkinliğim ve kalem tutamayacak kadar hasta oluşum, boşvermişliğim&#8230;</p>
<p>Asıl sorun, Su’nun beni terkettikten bir gün sonra yaptıkları&#8230;<br />
Önce beni, sonra kendini öldürmüştü. İlginçtir ki, cinayet mahalinde ne benim, ne de onun cesedini buldular. Oysa işlenen suçun delilleri her bir tarafa salkım saçak savrulmuştu. Katil, ya çok tecrübesizdi, ya da sonsuzca vurdumduymazdı. Kim bilir şimdi hangi pencereden, hangi arabadan, uzaktan, ya da en yakınından kurşunları sıktığı yeri seyrediyordu ve gülüyordu?<br />
Gülüyor muydu, gülebilir miydi o hiç?<br />
O, ağlayamazdı da? Garip&#8230;</p>
<p>Ben şimdi bunları yazarken gerçekleri yazıyorum ve satırları yazarken tüylerim ürperiyor; Su’yla ne kadar yabancı zamanlar yaşamışım!<br />
Onu şimdi görüyor, tanıyorum&#8230;</p>
<p>Öğle saatlerinin kalabalığında insanlar cesetlerimizi arıyorlardı. Hiçbir şansları yoktu bizi bulmaya. Su da, büyük ihtimalle hayretler içinde, bize ne olduğunu bilmiyordu, hiç bilemeyecekti de. Aklında kendince bir oyun kurmuş ve sahneye koyarken elektrikler kesilmişti. Karanlıkta yönünü bulamıyor ve oyunun neresinde müdahale edeceğini bilemiyordu. Acemi yönetmenin işi işte, kendine ve oyunculara biraz mola vermeyi akıl edememişti. Ve oyunculardan bazıları yönetimi ele geçirdiler. </p>
<p>Su bilmiyordu ama, ben ikimizin de birbirimizden ters yönlere doğru kaçtığını anlamıştım. Bu dünyada değil, artık başka bir yaşamdaydık. Hortlamış ruhlarımızla birer hayalet olarak&#8230;<br />
Hayaletlerin varlığı ve bir daha bir daha ölemeyeceği söylentisi doğruysa, ben nasıl defalarca ölüyordum bazı anılarımı hatırladıkça?</p>
<p>Her gün bir anı<br />
her anı bir ölüm<br />
her gün bir ölüm<br />
her ölüm bir gün<br />
gün içinde günboyu ölüm!</p>
<p>        Cesetlerimizin bulunamadığı o meydanın orta yerinde bir silah ele geçiriliyor. Parmak izleri ortadan kaldırılmış, şarjöründe hiç kurşun yok. Demek ki beni vurmaya bir , kendini vurmaya bir şansı vardı. Birinci kurşunun sesi aklımda çakan şimşek gibiydi. Göğüs boşluğumdan vuruldum, kurşun girdi ve çıktı, boğularak öldüm, ciğerlerime aniden dolan kandan, nefessizlikten, ihanetten&#8230;</p>
<p>O kendisine mi sıktı ikinci kurşunu, neresinden vurabildi kendini, beni vurabildikten sonra, tam emin olamıyorum? Azrail miydi boğuştuğum, yoksa oksijen dilenen kalbim mi?</p>
<p>Hiç bilemiyorum, o sırada ölüyordum. Silahın sahibi belli olmayan bir havası ve büyük olasılıkla ruhsatsız bir karakteri vardı.Su, o masum yırtıcılığıyla elbette bulabilirdi böyle vasıfsız bir aleti. Niyet kötü olunca, ana sütünden zehir akıtırmış insana Şeytan. </p>
<p>       Şeytan Su’nun efendisi olsaydı sanırım beni ele geçirmek, yok etmek için ancak bu kadar beklerdi. Kendini ancak bu kadar gizler, akılca insanların secdeye duracağı planlar yapardı. Demek ki Su’nun efendisi Şeytan olamazdı.<br />
	Su, Şeytanın ta kendisiydi. </p>
<p><strong>6.Bölüm</strong></p>
<p>Birbirimizden almışız, parça parça, azar azar, hissettirmeden. Şimdi yitip gidenlerimi görüyorum kendimde, açık kalan taraflarımı, boş ve sahipsiz. Çöl kadar kurak. Bunların senin yaşamında doldurduğu yerler var mı sahi?<br />
Sende hala ve sonsuza dek yaşayacak benden bir şeyler olmalı, mutlaka vardır. Yaşadıkça bu varlıkları daha iyi, yakından seziyorsundur. Nasıl ki ben, kopan parçalarımın et ve kemik acısını duyuyorum, sen de üzerinde gittikçe artan izlerimin ağırlığını hissediyorsundur…</p>
<p>       Bekliyorsundur. Bekle.<br />
       Benden duyamayacağın, her şeyimden bihaber.<br />
       Ve dönmeyeceğimdir hiçbir vaktinde yaşamın.<br />
       Yakmışım ya adresini sana çok kızdığım o gün, dönemem…<br />
       Beklersen,<br />
       bekle…</p>
<p>       Belki de Su’nun yokluğunun getirdikleri, daha şimdiden, götürdüklerinden fazla. Onun bana kurduğu bu bilmeceyi çözebilmek için hayatımda bugüne kadar okuduğum kitaplardan kat kat fazlasını iki ayda okudum. O zamansız, kafiye olsun diye değil, gerçekten de amansız Temmuz şokunun ardından dingin olması gereken Ağustos ve bazı bitişlerin yerini başlangıçlara bıraktığı Eylül. İşte bu iki ay içinde öğrenmek, bilmek için, eksiklerimi gidermek, yanlışlarımı düzeltmek için okudum. Okuyorum. Sevgi denilen insanlık tarihinden de eski öğretiyi anlayabilmek tutkusuyla. </p>
<p>       Sevgi bir öğreti miydi, yoksa insanın mayasında olan, yine insanın kendisinin bulup çıkarması, tadına varması, kullanması gerekli olan bir erdem miydi?</p>
<p>       Korku, nefret, kıskançlık, heyecan gibi güdüsel ve bayağı duygulardan olmadığı kesindi sevginin. Bu ikincil duygular gibi belirli etkileşimlerden sonra ortaya çıkan bir enerji değildi. Sevgi kendisinin efendisiydi, özüydü. Kendisi özdü. Özdeydi. Varsa vardı, yoksa hiç… </p>
<p>       Öyle sanıyorum ki; insanın bu dünyadaki asıl görevi uçsuz bucaksız bir araştırmacılık ve gezginlikle gerçek sevgiye ulaşma çabasıdır. Her şeye karşı, herkese karşı, maddeye, canlıya, insana, hayvana, bitkiye karşı; candan verilen, karşılık beklenmeden duyulan sevgi. Bunların eksiksiz tümüne birden özden verildiği zaman sevgi, insan o an görevini yerine getirmiş, yaşadığı dünyadaki hayatının bedelini ödemiş olacaktır…</p>
<p>       Bu sebeple, amacına ulaşamayan, başarısız olanların, her ne yaşta ve zenginlikte olursa olsun, büyük ihtimalle yaşamını devam ettirmesi de gerekmiyordur. </p>
<p>       Bu sıradışı çıkarımda ne kadar gerçekleri yansıttığımı bir tek bilen varsa, o da Yaratıcıdır. Benim yaşadıklarım, tanıklıklarım, hissettiklerim sadece ikinci dereceden delillerdir. Ancak burada ODTÜ Eğitim Fakültesi’nden rahmetli Prof.Dr.Seyfi KARABAŞ hocamın bir sözüne benim takıldığım kadar sizin de takılmanızı istiyorum. Su da onu sever ve sayardı. Kendisi İngilizce söylemişti “We are born to fail !” diye. </p>
<p>       “Kaybetmek için, başaramamak için doğuyoruz!”</p>
<p>       Doğru değil mi? Dünyanın en zengin adamı da olsak, en yakışıklı, en güzel, en şanslı insanı da olsak, gerçek sevgiyi gerçek kişilerde bulmuş da olsak, sonunda zamana yenik düşüp elimizdekileri ansızın kaybetmiyor muyuz? Çoğu zaman değerini aklımızın uzak köşelerinde unuttuğumuz, o ufacık, o cılız nefesimizi yitirmiyor muyuz? Sonrasını düşlerimizde bile canlandıramadığımız bir aleme yol alıyoruz. Ağıtlar içinde…<br />
Başarabiliyor muyuz?</p>
<p>       Sonunda nefessizlikten kaybettiğimiz sayın Seyfi Hocamız da belki bizim gibi er geç öleceğini bildiği için arayışlarında aceleci davranıp yanlışlara düşmüştür. Ama ne önemi vardır ki aceleyle yapılan hatalarımızın. Hiç hata yapmasak bile, zaten başaramamak için doğmuyor muyuz?</p>
<p>       Ve bulsak dahi doğru insanı, doğru aşkı, elimizde tutamayacak kadar güçsüz ve zamansızız. Biz güçlü görünsek bile, karşımızdaki insan kendini aciz hissedecek kadar panik içinde. Acizliğini güç zannedecek kadar aptal. Aptal.</p>
<p>      Bütün bu duyguların trafiğinde, bize düşen yorulmak ve yaşlanmak zaman kaybetmeden.<br />
      Zamansız ve zayıfız…<br />
      Biraz da aptal !<br />
      Daha önceden yazılmış bir hayat seyir defterine göre –bilinçsiz de olsa- yaşıyoruz…<br />
      Sonumuzu bilerek…<br />
      Su ve ben sonumuzu bilerek düşmüştük bizi ele geçiren aşkımızın dehliz sayılabilecek ucu bucağı görünmeyen çukurlarına…<br />
       Şimdi zaman bile tutsak aynı zindanlarda…</p>
<p><strong>7.Bölüm</strong></p>
<p>Saate ve dakikasına anlamsızca daldığımı dakikanın bir adım ileri atmasıyla farkettim. 14:49, 14:50. </p>
<p>       Geçen yıl Eylül sonlarında düşmüştüm aklına. Çok uzun yıllar süren ilişkisinin tekdüzeliğinden kurtulalı pek kısa bir zaman olmuştu. Değişik insanlarda, değişik ilişkiler aradığını bilecek ve ona aşkı bulmasında yardımcı olacak kadar yakındım. En az 8 yıldır tanıyordum onu ve iç dünyasına gezinti yapmaya çıktığım da çok olmuştu. Gerçeği söylemek gerekirse Su, daha üniversiteye başladığım ilk gün gönlüme düşmüştü. Fakat hemen sonra çok eskiye dayanan ve ciddi amaçları(?) olan ilişkisini öğrenince hayal kırıklığımı alçıya aldırmayı bile düşünmüştüm. Yine de kendi tarafımdan bakınca arkasındaki bahçeyi görebildiğim bu engin duvar ona yakınlaşmama engel olmamıştı. Arkadaş olmuştuk. Yakın mı, yakından biraz uzak mı, yoksa çok mu uzak bilmiyorum ama, Ankara’ya ve benim hayatıma ilk karın yağdığı o akşam Su’yu aramıştım. Telefonunu nereden bulduğum yorucu bir hikayeydi ve kendisinden almadığım kesindi. Çok da şaşırmamıştı sesimi duyduğunda. Oysa ben ilk kardan ve ilk merhabadan şaşılacak bir heyecan duymuştum. </p>
<p>       Yazgı var mıydı, ve bu bir yazgı mıydı? O da, ben de bu soruyu kulaklarımızda ölene kadar duyacağız. Tam 8 yıl sonra beni seçerek, benim üzerimde karar kılarak o kurnaz Eylül’ün son haftası içinde iki, üç defa işten eve birlikte dönmeyi teklif etmişti. Bense başka kadınlarla, başka işlerim olduğu için ve her seferinde de içim sızlayarak kibarca onu geri çevirmiştim. İçimin sızlaması ise sadece o an içindi. Sonrası başka bir kadın, başka bir tutku, heyecan, sevişme ve en önemlisi öpüşmeydi. Su ise eninde sonunda hep oradaydı, 8 yıldır olduğu gibi. </p>
<p>       Eylül’ün son haftası kendini tüketti. O gün üniversitede işimiz erken bitmişti. Öğrencilerime ders anlatmak yerine onlarla bol şekerli bir sohbet yapıp haftayı kapatmıştım. Cuma günlerinin ikindi saatlerine tapıyordum. Bedenimi tatlı bir yorgunluk sararken gözlerim haftasonu kaçamakları, spor, müzik ve içki sofraları için ışıldıyordu.</p>
<p>       İşte her şey o sinsi Cuma ikindisinde başladı. Kostümleri ve makyajı hazırdı, yine işten benimle beraber dönmeyi teklif etti. Yine başkalıklar yüzünden reddetmek zorunda kaldım. </p>
<p>       Ne olacaktı ki. Bundan yaklaşık 2 yıl önce, o uzatmalı sevgilisinden ilk uzun ayrılığının olduğu ayların birinde tıpkı buna benzer bir çağrı yapmıştı. O zaman gitmiştim. Yine böyle olabilirdi. Sonrasında beni o gün olduğu gibi evine davet ederdi ve birer kahve içip oradan buradan konuşur ve birbirimizin yaşamlarının içine doğru birer adım daha atardık. </p>
<p>       Çevresine şöyle bir bakıp güvenebileceği, onu sevebilecek bir erkek aramıştı ve gözlerinin içine ben batıvermiştim. Tam iki yıl önce karar vermişti buna. Fakat ben o karşılıklı koltuklarda içilen kahvelerden sonra hemen kaçıp kendi yalnızlığıma gömülmüş ve onun başka ilişkilere yelken açması için gereken rüzgarı estirmiştim. </p>
<p>      Su’nun aşka, sevgiye, ilişkilere olan inançsızlığını, benim coşkum, yazılarım, şiirlerim, resimlerim ve gözlerinin içine, taa derinliklerine kadar bakarak konuşmam geçirmişti. Artık inanıyordu. Aslında o zamanlarda da inanmayı istiyordu, ve daha sonra inanacaktı. Onun yelkenlerini öyle bir şişirmiştim ki, o hızla tüm dünyayı dönüp dolaşıp yine benim denizlerime gelmişti. İşte o Cuma günü, onun teklifini yine kabul etmediğim günün gecesi kıyılarıma demirlediği gemisinden, sessizce ve yalnız başına sahilime çıkmıştı. Su, ıssız ve insan eli değmemiş bir kıyıya vurmuştu. Onu akıntı buraya getirmişti. Mecburdu. Eğer benim kara parçam da olmasa sonu olmayan bir okyanusta katil balıklara yem olacak ve bitecekti. </p>
<p>       O gece ben başkalıklar içinde eğlenirken saat 10:00 gibi cep telefonum çaldı. Numaram Su’da yoktu ve ona nasıl bulduğunu ne o an ne de sonra hiç sormadım. </p>
<p>       “Bu gece bir yerlere giderseniz” diyordu “beni de arar mısın, canım çok sıkılıyor?”</p>
<p>       Bu “Birlikte bir şeyler yapalım. “ anlamındaydı. Tüm planlarımı alt üst edip Su’yu evinden aldım. İlk geceden aklımda kalan, bir küçük bardaki bar sandalyesinin üzerinde tüm şirinliğiyle otururken, duvardaki tablonun düzgün duruşunu her bozuşumdan sonra inatla ve sabırla tabloyu düzeltmesi ve o alevli gülüşünü içime akıtmasıydı. İçilen sıcak bir yudum çikolatanın boğazdan aşağılara yakarak inişi gibi, içime dağılan o ısıdan çok hoşlandığım için ve onu gülümserken görebilmek için tabloyu yerinden oynatmam gerekiyordu. İletişim aracımız ikinci sınıf bir barın duvarında asılı olan değersiz bir çerçeveydi ve bizim için o an paha biçilmez bir hazineydi. </p>
<p>       Barın içindeki ses düzeyi konusunda uyarıda bulunan levhanın ışıkları yanmıyordu, ama birbirimizi duyabilmek için kulaklarımıza iyice yaklaşmamız ve o içimizi kemiren, ateş ile barutu aynı yerde tutmayan cinsel kokularımızı ciğerlerimizin ve beyin damarlarımızın alabildiğince derinlerine çekmemiz bizi yakınlaştırmıştı. Öyle ki Su’nun seks kokan teninden ayrılmak istemiyor, aksine onunla birleşmek istiyordum. O da benden ayrılmak istemiyormuş ki hemen ertesi gün için planlar yapmaya ve birlikte vakit geçirmeye karar vermiştik. </p>
<p>       Bir gece sonra yine aynı barda bir kadını etkilemek için elimden geleni yapmaya hazır olduğum kesindi. Gerçek ve yalan olan her şey zıtlıklarla dolu yaşantımda varolabilirdi, olağandı. Ve o gece de, alkolün yarattığı sanal kişiliklerin eğlenmekten bıkıp barı boşaltmaya başladığı anların birinde yanımda olan ve ruhunun benimle aynı vücutta olduğunu hissettiğim bu kıza daha da yakınlaşmam gerektiğine karar verdim. O benim üzerimde deneyler yapmaya nasıl karar vermişse ben de öyle yaptım. Gece 03:00 sıralarında, </p>
<p>       “Sence 20. yy’ın en büyük olayı nedir?” diye sordum. Sustu, cevapsızdı. En az yarım saat sonra, </p>
<p>       “Babamın gidişi…” dedi. </p>
<p>       Verdiği bu cevap kesinlikle duymak istediğim son cevaptı. Aslında ne söylerse söylesin umurumda olmayacaktı. Benim tek beklediğim aynı soruyu bana yöneltmesiydi. Ortaya koyduğu bu çok önemli ve acısı ölene kadar dinmeyecek ölüm olayından sonra tüm umudum sönmüştü. Söylenecek herşeyin üzerine sessizlik çöktü. Ve tam bir saat sonra sordu, ona ilk yalanımı o an söyledim: </p>
<p>       “Peki sence 20. yy’ın en büyük olayı nedir?”</p>
<p>       “Sana aşık oldum! Hepsi bu….”</p>
<p><strong>8.Bölüm</strong></p>
<p>Akşamüstünün evin salonuna dolan o pembe bozması kızıllığında penceremden şehri seyrediyorum. Haftasonu tatilinin son günü. Pazar. Yalnızım. Su’yu düşünüyorum. O’na ilan-ı aşk ettikten sonra gözlerime nasıl şaşkın ve muhtaç baktığını dün gece.</p>
<p>       Televizyonda bir film oynuyor, sesi sonuna kadar kapatıp bir süre ağızlarını okuyarak anlamaya çalışıyorum. Hiçbir şey anlamadan televizyonu kapatıyorum. Yalnızım.</p>
<p>       Pencerelerin ve balkon kapılarının hepsini açıyorum, çünkü ağır kokusuyla basık bir hava var evde. Hani ölümün kol gezdiği evlerde olduğu gibi. Başımı dışarı uzatıp, aşağıya eğiliyorum. Arka bahçedeki iki başıboş köpek yüzüme bakıp kuyruk sallıyor. Açlar. Dolabımda bir şeyler olsun isterdim, onları sevindirmek için. Gözlerime bakıp, anlıyorlar. </p>
<p>       Yalnızım.</p>
<p>       Evin bir o odasına, bir bu odasına girip çıkıyorum. Her adımda içimdeki boşluk inliyor. Uzanıyorum. Beynimi ellerimle koparıp atmak istiyorum. Hele o yüreğimi, dilim dilim parçalamak kim bilir nasıl rahatlatırdı. Uyumak istiyorum hiç uyanmadan. Günlerce, aylarca, sonsuzca. Zaman geçsin, dünya dönsün, insanlar, tanışlarım, bilindiğim çevrem, hepsi, herkes, her şey değişmiş olsun uyandığımda. </p>
<p>       Her şeye yeniden başlama umudum olsun. Ama yoktu o gün hiçbir şeyim, hiçbir kimsem. Ne o gün, ne de şimdi. Yalnızdım. Yoksa gerçekten aşık mı oluyordum. Boğazımda, kursağımda kelimeler kalmış gibiydi. Korkuyordum, ama neden korktuğumu bilmiyordum. Gözlerim doldu.</p>
<p>       Ağlayamadım. Sustum hep. Bu akşam da, günbatımı kızıllığında, hep susuyorum. Yalnızım.</p>
<p>       Günler hep böyle mi geçiyor sanıyorsunuz?<br />
       Hayır. </p>
<p>      Bazı pazartesileri haftasonlarının unutulmuşluğunu atmaya, yaşamaya çalışıyorum. İnsanlara yaklaşıp, sıkıntı ve mutluluklarını anlamak istiyorum. Ama bu sade ve zararsız şeyi istemekle yetiniyorum. </p>
<p>      Salı günleri şöyle böyle, düşe kalka yorgunlukla geçiveriyor. Aldırmıyorum. Diğer günleri sorarsanız, onlarda da bir öyle bir böyle oynuyorum tavlanın pullarını. Yani beş-üç’le kapı almayı biliyorum, biliyorum da bazen de üç’ü bir yerden, beş’i bir yerden oynuyorum. Zarlar tavla dışına kaçtığı zamansa küfrediyorum. Yine de kaç-kaç geldiğini, geçersiz bile olsa, merak ediyorum. </p>
<p>      Her değişen gün birçok şey farklı görünse de, değişmeyen tek şey; yalın yalnızlığım, biraz da zarların güvenirliliği. </p>
<p>       Şimdi adını koyamadığım bir endişe ve heyecan ile Pazartesi’nin gelmesini ve onu üniversitenin koridorlarında görmeyi bekliyorum.</p>
<p>       Yalnızım.</p>
<p><strong>9.Bölüm_İkinci Mektup</strong></p>
<p>       İnsanları sessiz düşünerek vardıkları kararlar karanlığa itiyor. Biz de aramızdaki konuşmanın hep benim tarafımdan ciddiyetten uzaklaştırılmasıyla, iletişimsiz kalmamızla felaketlere doğru adım adım yaklaşmadık mı?</p>
<p>       Konuşamadık Su’yla, Onunla gözlerle de anlaşamadık. İkimiz de çok kan kaybettik, ama insanlar daha çok ona acıyor. Her günbatımında onun ruhu için dua ediyorum. Bu zavallı sona ne o, ne Yeşim hanım, ne de kardeşi hazır değildi. Onları birbirlerine yaklaştıracağını sandığı bu benden uzaklaşması şimdiki tutsaklığını başlattı. </p>
<p>       Su bu dünyada yalnız başına kalmış bir tutsak artık&#8230; </p>
<p>       Üzgünüm&#8230;</p>
<p>      Belki benim şimdiki özgürlüğümü bilse gıpta eder, yerimde olmak isterdi. Kıskanırdı da güçlülüğümü. Yine de sevgilim, benim yerimde olmak için vermesi gereken şeylerin tamamını ve sonuna kadar başka bir hayale harcadı&#8230; </p>
<p>       Burada anlattıklarımın hiçbirini tarihsel sıralamaya koymayı aklımdan geçirmedim. Ha daha önce, ha sonra. Yaşananların gerçekliğini değiştirecek, ya da etkisini artıracak bir gücün olduğunu sanmıyorum&#8230; </p>
<p>       Yaşantılarsa bizim bu yaşamda bıraktığımız izler, ikimiz sonsuza kadar yaşamaya devam edebiliriz, belki de hemen yarın silinir ayak izlerimiz kumsaldan&#8230; </p>
<p>       Gönderilmeyen mektuplarım da var ona yazdığım. Herhangi bir sevdanın, herhangi bir kişisinin, öylesine susuzluğunu anlatan satırları ve gözyaşlarıyla ıslatılmış sözcükleri var. Biraz ondan, biraz benden, annelerden, az da olsa çokça babalardan ve kardeşlerden, ve oradan buradan işte, bizden&#8230; </p>
<p>      	 İkinci Mektup – 07. 07. 1999</p>
<p>       Kalemimdeki hüzünlü mürekkepten sayfalara dökülecek avuntulara hazırım şimdi. Pili zayıflamış radyo gibi cızırtılı sesler çıkarıp, bitmeye yüz tutan gücümü idareli kullanmaya çalışıyorum. Sesim kısık, boğazımdan hastayım. Biraz sana, biraz da kendime kızgınım&#8230; </p>
<p>       Sanki dünyanın en uzak köşelerinden birine, insanların yukarıdan karınca kadar bile görünmediği dağların zirvesine bırakılmış hissediyorum kendimi&#8230; </p>
<p>       Gözlerim ağrıyor. Vakitli vakitsiz yağan yağmurları gibi bu şehrin, birden bastıran doludizgin gözyaşıma söz geçiremiyorum. Gidiyorsun. Gitmene bir şey diyemiyorum. Her şey senin sessizliğinde gelişip, senin durgunluğunda yaşanıyor. Sesimi yükseltemiyorum. Yangın yeri çığlıklarını andıran kopmalar oluyor yüreğimin derinliğinde. Yaşanan zamanları hiçliğe doğru itiveriyormuşsun gibi geliyor. Gözlerim ağrıyor, beynim de cabası&#8230; </p>
<p>       Elimdeki kalem sussa da konuşsa gözlerim. Bütün sızılarını çekmiş sanki dünyanın. Elimde yine bir yalnızlık. 1-0 mağlup oldum aşka. Ve sahtekar aşkların günahı çıkıyor gibi. Seni gerçekten sevmedim mi? Sevdim. Aşık mıydım? Değil&#8230; </p>
<p>       Dünyanın tüm hüzünleri de ne ola ki? Bu derdim en küçük bir yara da olsa, yalnız kalınca kan kaybından gidecek gibiyim. Kendi başıma akan kanımı durduramıyorum.<br />
Seni sevdim mi gerçekten? Aşk başka mesele.<br />
Sevdim !</p>
<p>       Sevmişim tenini dokunuşumla, öpüşünü ve sevişini beni bir çırpıda, üstelik daha yazamadığım sadece senlik ve benlik heyecanlarımızı, sevmişim senin bana sarılışını, çocuksu korku ve neşelerini, aslında en fazla titreyişini bana sokularak, seni sevmişim. Gitmişsin evden tek kalemde, diş fırçanı almadan. Marketten alınanlar yalnız başına kalmış. Birlikte yiyemeyeceğimiz, tek başıma da, o buz gibi yarım karpuz ve sonra baş başa çektirdiğimiz resim, biz, hepimiz ve her şey yalnız kalmış&#8230; </p>
<p>       “Gözlerinmiş ilk içimi çeken, yemyeşil sıcacık bakışınmış&#8230;” mış… mış…</p>
<p>       Kalemimdeki hüznü boşver de sevgilim, sen bana sensizlikten bahset. Nasıl bir şey bu sensizlik? Daha önce hiç yaşamadım korkuyorum. Aklım darmadağın canım, sensiz toparlamak anlamsız, hem de istemiyorum. Canımın ne kadar fazla sıkıldığını ne bu mektupta ne de diğerlerinde yazmayacağım. Ama seni çok özlüyorum&#8230; </p>
<p>       Belirsizlik teneke gıcırtılarıyla birlikte yağmuru da kulağımdan içeri alıyor. Gidiyor musun, duymuyorum? Kalıyor musun? Bu gidişin ya da kalışın ne kadar daha aramızı soğutmaya devam edecek, bilmiyorsun, kızmıyorum. Meraklanıyorum sadece şüpheyle, nasıl bir şey bu sensizlik?</p>
<p>       Peki ya sen biliyor musun bensizliği? Ben çok iyi biliyorum. Uzaklaştığın andan beri bensiz uyanıyorum sabahları, gözlerin ve sarılışın ve öpüşlerin olmadan, bunların hayali bile olmadan, kapkara bir griliğe açıyorum ağrıyan gözlerimi. Giderken beni de alıp götürüyorsun, farkında değil minik yüreğin. Hatırladığım, o birden avuçlarımda titreyen sıcaklığın. Kan ter içinde sarılışımız, nefeslerimizin karıştığı ve kesildiği an… İşte o an ben, sen oluyormuşum&#8230; </p>
<p>       Gidiyorsun… Gidiyorum…</p>
<p>       Son birkaç gündür sıkça aklıma geliyor yakınlardaki anılar. Parmağımda bir gümüş, bir sade yüzük. Bahçeli 7. Cadde ve gümüşçü. Sonrasında Lagos’ta bademli karides. Ah bir de acılı olmasa nasıl yersin. Nasıl öperim o dudaklarını buzlu rakıyı içtikten sonra, ya da ne seversin soğuk bira tadını ağzımda. Geçmişe gömülüp yok olmaya razı mı yaşananlar?</p>
<p>       Zor günleri, geceleri, ayları devirdik birlikte. Lafta değil, özde zordu zamanlarımız. İkimiz de birer ameliyat geçirdik 3 ay arayla. Sen bana baktın önce, ben de sana baktım sonra…</p>
<p>       Her gün iş dönüşü, gecelere başlamak için ayin varsayıp seviştiğimiz anların zevki binlerce ömre değmez miydi? Günlerdir çalmayan telefonum beni varlıktan yokluğa geçirmeğe yetiyor şimdi…</p>
<p>       Bu kadar mı farklıydık<br />
       sonsuz kere sonsuz<br />
       sevda cehenneminde<br />
       bu kadar mı yalnızdık<br />
       her saniye birbirimizle<br />
       sonra sustuk böyle uzak<br />
       öylesine akşamüstleri ve<br />
       yasak her şey<br />
       öpüşmek de bunca sevgisiz miydi?</p>
<p>       Bu kadar mı ayrıydık<br />
       güneş ve ay zıt yönlere giderken<br />
       aşkının aşkıma yaklaşmasını özlediğim<br />
       o en güzel yüzünün yokluğu<br />
       böyle tuzak mıydı sessizliğime<br />
       biz ancak bu kadar mıydık?</p>
<p><strong>10.Bölüm</strong></p>
<p>“Günaydın !” dedi annesine Su. Duymadı kadıncağız çok yorgundu, öğle saatleri olmasına rağmen uyuyordu. Zaten Su da yılların alışkanlığı gereği sessizce içinden söyleyivermişti, evden çıkarken. Eşikte durakladı biraz, yüzünde boşvermişliğe çalan bir gizli kınama vardı. Kızıyordu. İçten içe kendini yiyip bitirmekten başka yapacağı var mıydı ki? Öyle ya, Yeşim hanım koskoca kadındı, kızı mı öğretecekti ona nasıl anne olunacağını, ya da bir anne olarak içinden gelmesi gerekenleri?(Bu sözler daha doğru oldu). Ama burada en doğrusu en yanlışı falan yoktu bu işin artık. Birilerinin birilerine bir şeyler öğretme gereği de olmamalıydı. Su çok kızgındı. Şu an için tek bu önemliydi.</p>
<p>       Yılların alışkanlığı dedim ya, işte bu doğru. Su’yu bir kere bile olsun annesi sabah öperek uyandırmamış. Bebeklik yıllarının zorunlu bakıcılığını da saymazsak, ilkokuldan başlayarak, yani çocukların bilinçlenmeye başladığı zamanlar, Su anne şefkatinden pek bir yoksun yaşamış. Şimdi bu yaşadıklarına olan kırgınlığı o kadar yoğun ki, en kısa zamanda bir çocuk yapıp ona annesinin kendisine davrandığı gibi davranmayacağı üzerine yeminler ederek uykuya dalıyor geceleri.</p>
<p>       Neymiş? Her sabah kızları babaları uyandırırmış öperek. Üstlerini başlarını giydirir, kahvaltılarını da hazırlayıp, aman çayı da unutmayayım, kızlarını güzelce okullarına götürürmüş. Niye böyle yaparmış biliyor musunuz? Çünkü adamcağız zaten erken uyanıyormuş işe gitmek için ve çocukların okulu da yolu üzerindeymiş ya, neden Yeşim hanımın güzellik uykusu bozulsunmuş ki?</p>
<p>       İşte çok eskilere dayanan bu Yeşim hanımın uykuculuğu kızlarını kızdırmasına ve hep söylenmelerine sebep olmasına rağmen ikisine de farklı şekilde bulaşmış. Küçük kız akşamın çok erken saatlerinde uykuya dalıp, sabah da erken kalkmayı, Su da geç saatlere kadar uyanık kalıp, ertesi günün öğle saatlerinde uyanmayı kendine adet edinmiş. Kaldı ki kızların uykuculuk hallerinin şu an için zararsız bir tembellik olduğu mutlaka göz ardı edilmemeli, çünkü onlar henüz birer anne değiller. Su ve kardeşi anne olduğunda neler olacak bilinmez, köprünün altından ne kadar suyun akacağı kestirilemez. </p>
<p>       Eşikte bir anlık duraksamasıyla aklımdan bir çırpıda geçiveren bu düşüncelerimle bayağı dalgınlaştığımı farketmişti. Arabaya biner binmez o sevimli yüzünün sorgular gözlerle bana yöneldiğini hissettim. Birden yanaşıp, sanki bu düşündüklerimi anlamış ve boşvermemi istermiş gibi görünerek, dudağımdan öptü. İşte ben bu kızı seviyordum. </p>
<p>       Ona çok yakışan ve sıkça giydiği göbek  deliğini  açıkta bırakan  daracık t-shirtlerinden birini ve yırtık kotunu giymişti. Onu öpüp, sırt üstü yere uzanışını seyretmek için sabırsızlanıyordum. Bazı damarlarım çekilirken, bazı damarlarımın dolgun kanla daha sık attıklarını ondan hiçbir zaman gizlemediğim gibi, onun bunu keşfedip ortaya çıkarışına da her seferinde yeniden doğuyormuşum gibi büyük bir tutkuyla tapıyordum. Gözlerini kapadığı anda gözlerimi açıp kaşlarından başlayarak, burnundan, elmacık kemiklerinden, ensesinden, boynundan, kürek kemiğinden, göğüs boşluğundan, göğüs uçlarından, karın boşluğundan, göbeğinden ve belinden gözlerimi aşağılara doğru kaydırıp bacaklarını ve baldırlarını bakışlarımla okşuyordum. İncecik vücudundaki kasıklarından boncuk boncuk terler atıveriyordu. Kokusu bilincimden içerilere doğru sızıp nefes açacak tazelikteydi. Böylesine seksi bir ilaheyle cinselliği yeniden keşfetmek beyin damarlarımı olduğu kadar gönlümü de açıp rahatlamamı sağlıyordu. Onun, sanki daha önce defalarca cinselliği yaşamamış biri gibi sevişmeyi bilmemesi ve öğrenmeye istekli olması çekiciliğini arttırıyordu. Öpüşmeyi de, sevişmeyi de, cinsel zevkin doyumuna ulaşmayı da ona öğretebileceğimi sanarak yanıldığıma şimdi bile inanmak istemiyorum. </p>
<p>       İşte tüm bu coşkun duygu fırtınası onun arabaya bindiğimizde tutup beni öpmesi sırasında yaşandı, bitti. Biz ne eve sevişmeye, ne de dışarı bara eğlenmeye gidiyorduk. Haftasonu mesaisi olduğu için Cumartesi günü onu işe götürüyordum. </p>
<p>       Daha önceden anlattığı için biliyordum; bu sabah her sabah olduğu gibi annesinden çok çok önce rahmetli babasına “Günaydın !” demişti: </p>
<p>       “Günaydın babacığım ! Seni çok özledim. Bizimle ilgilenmeni, bizi sevmeni ve bunu bize gösterebilmeni. Seni çok özledim baba !<br />
       Baba ! Annem sen gittikten sonra daha da umarsızlaştı. Ona hem kızıyor hem de onu suçlayamıyorum. Senin hastalığında çok uzun ve zor zamanlar geçirdi, sen de biliyorsun, ama baba ben seni ve sevgiyi özledim.<br />
       Günaydın baba, günün aydın olsun !”</p>
<p>       Büyük ihtimalle her sabah babası ona cevap veriyordu, uzaklardan bir yerlerden.</p>
<p><strong>11.Bölüm</strong></p>
<p>“Kendimi öldürmek istiyorum !” demişti daha ilk öpüşmelerimizin yaşandığı günlerin birinde. Öyle içten bir nefretle ve defalarca tekrarlamıştı ki bunu, bu korkuyu, daha o zamanlarda anlamalıydım yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu ve gardımı almalıydım. Temkinli ve uyanık olmalıydım. Bir insan yaşamak istemiyordu. Yaşamın kolay veya zor anlarına katlanacak gücü yoktu.</p>
<p>Yaşamak istememek, daha önceden tanıdığım bir duygu değildi ve bu bana çok yabancı olan bilinç durumunu anlamak ve Su’ya yardım etmek istiyordum. Onu yaşatmak ve sıkıntılarını sevinçlere dönüştürmek, bu sevgisizlikten, saygısızlıktan çekip kurtarmak istiyordum.<br />
Bir sabah uyandım. Yüzümü gözümü şişlikten kurtarmak için buz gibi suyla yıkadım. Fayda ne banaydı ne de içimi kemiren o sıkıntıyaydı. Hiçlik beklentilerimin sonuna o sabah zamanında ulaşmıştım:</p>
<p>Ölmek istemeyi anlamam gerekmiyordu. Ben Su’yu kurtarmak için gönderilmiştim sanki. Görevim ona hayatı yeniden sevdirmekti, ölümden korumak ve geriye döndürmekti. Başardım sanıyordum. Sanmaktan öte biliyordum, başarmıştım.</p>
<p>Su her yeni güne sevinçle merhaba diyor, her geçen anını dolu dolu yaşamaya çalışıyordu. Zevk alıyordu öpüşmekten, sevişmekten, birlikte gezinmelerden, çocuksu tartışmalardan. Çevresinde onun bu mutluluğunu yaşamak isteyip de yaşayamayanlar olduğunu ve onların Su’ya gıpta ettiklerini hiç bilmiyordu. Güzelliği ve çekiciliği onu konuşmaların odağı haline getiriyor, masum görünümü sempati kazancını ikiye üçe katlıyordu. Nazara inanır mıydı, bunu ağzından hiç duymamıştım. Ama şimdi bazı büyülere ve gelecekten haber verenlere inandığını çok iyi biliyorum. Bu sahtekarlıklara yenik düşüp de kendini o uçurumun dibine hızla nasıl itti sanıyorsunuz? Baktırdığı o fal, son falı oldu.</p>
<p>Bir gece uykuya daldığını zannedip gözbebeklerinden içeri sızdım. O şimdi kayalıkların oradaki vadinin denize bakan yamacında, bir uçurumun tam kenarında, hani neredeyse cılız bir rüzgar esişiyle kuş olup uçuverecekmiş kadar havalanmaya yakın bir yerdeydi. Üşüyüp üşümediğini sormak için yaklaşmaya başladım. Ben adımlarımı attıkça yükselen hıçkırıkları vadiye yayılıyor ve yankılanarak karşıki tepelerden sanki başka biri olarak sesleniyordu:</p>
<p>“Suuuuuuu! Suuuuuuu! “</p>
<p>Ve inandı. Su oradaki büyücüye, yukarıda yanımda mutlu olamayacağını söyleyen sahte duygu sömürücülerine inandı. İkiye ayrıldı vücudu birden. İkizi yavaşça diğerinin ardına dolaştı. Gün gibi açıktı ne yapmak istediği. Sonra uçuruma yakın olan Su, ikizinin ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışan bakışlarla ve hafifçe gülümseyerek arkasını döndü. Gözlerimiz bir çakıştı ki yıldırımlar düştü uçurumun dibine ve dağların arkasındaki bahçelere. Su kollarını açıp bana koşmak için yüzünü döndüğünde ikizi hiç tereddütsüz itiverdi onu uçuruma. Gözlerimiz öylesine asılı kalmıştı havada. Onun gözleri ve bakışlarından çıkan ışık gökte bir yıldız kaydırdı. Ağladım. Ağladım.</p>
<p><strong>12.Bölüm_Üçüncü Mektup</strong></p>
<p>Üçüncü Mektup – 11. Temmuz. 1999</p>
<p>Siyahın ve sessizliğin bu kadar içinde olduğunu bilebilseydim…Uykuya dalamazdım gündüzleri…<br />
Uykumu dindirdi gidişin.</p>
<p>Öyle birden, haykırır gibi, şaha kalkmış kısrak gibi sırtımı yere basıp gittin.<br />
Uzaklığın da, yalnızlığım kadar Çin Seddi’nden öteye hasretlikleri coşturuyor. Duvarın bir yanında çürük vişne tadında terkedilmiş bir insan kıvranıyor. Karşı taraftan duyacağı en küçük bir ses için zehir zıkkım oluyor gün ışıkları. Gecesinden gündüzüne uzanan öldürücü yılanlar var, kapıyı çalmadan dalıveriyorlar içeri. Korku, sevdaya yenik düşüyor. . .</p>
<p>Bu insan, an be an siyahı, sessizliği ve seni sorguluyor susuz çöllerde. Siyahı, sessizliği ve seni bir sorguluyor, kendini bin kere. Benim bu cevaplarım tüm evrene duyuluyor, bir tek sen istemiyorsun duymayı.<br />
Beni aramıyorsun…</p>
<p>Aramadığın gibi kendini de kaçırıp farklı noktalarına şehrin, seni bulmamı imkansızlaştırıyorsun. Böylece sıfıra iniyor yerçekimi, uçuyorum boşluk içinde. Sonra aniden binlerce metre derinlikte vurgun yiyor beynim, bedenim. Seni çok arıyorum…<br />
İşkencelere doğru itip sensizliğimi, beni ne arıyor ne de soruyorsun…</p>
<p>Sen bu siyahlığı ne sanıyorsun? Ana mı, baba mı, kardeş mi, eş mi? Çıkmaz bir tünelin içinde gözlerine tutulan ışıkla kör ediliyorsun, göremiyor, hissedemiyor, dokunamıyor, sarılamıyorsun…<br />
Sevgim, sevgine aitse bırak okyanus dalgaları rahatça içine alıversin ikimizi. Sen sabah uyandığında, başucunda, yatakta ve her köşesinde odanın papatyalar olsun, yaşayalım.<br />
Bırak bu siyah ve sessizlik ikimizin içine dağılsın, ortak olalım&#8230;</p>
<p><strong>13.Bölüm</strong></p>
<p>Uzunca bir zaman daha o parkın yüzünü göreceğimi sanmıyordum. Yine de beni o ağacın yanına çeken bazı şeyler vardı, hissediyordum. Su beni o ağacın gölgesinde bırakıp gitmişti. Bu bir bilgi değildi ama çok güçlü bir histi, Su’yla bu parkta bir gün buluşmak için sözleşeceğimizden emindim. Onunla zamanın ve dünyanın herhangi bir yerinde bir kesişmemiz vardı. Belki de o bunu benden daha iyi anlıyordu. Tüm suskunluğuma rağmen çığlık çığlığa hıçkırdığımı, geceleri geçmişe sığınmadan yatamadığımı benden iyi biliyordu. Çünkü kendisi de aynı zavallı düşlerde hapsolmuştu. Geriye dönüşü var mıydı, geriye dönüşüm var mıydı?</p>
<p>Beni en çok insanlar arasındayken, yalnız değilken, sevdiği ve güvendiği dost sandıkları varken anımsıyordu. Kim bilir kaç defa eli telefona uzanıyor, diğer eli ve eller ona engel oluyordu. Sayısız kereler sesimi duymak istemişti ve duymuştu da. Konuşmasız anlaşmayı ancak biz becerebilirdik, ondandı telefondaki sessizliği, sesimi duyup beni öpücüklere boğması. Yalnız olduğu anlardaysa beni aklına getirip hayaller kurması gereksizdi, çünkü her yalnızlığında zaten benimle beraber nefes alıyor, yaşıyordu. İnsanlara karıştığındaysa benim ondan nasıl uzaklaştığımı, anlamsız kişiliklerle sohbete daldığını, benzersiz bir boşlukta sallanan kelimelerle zaman kaybettiğini hemencecik anlardı. Gerçek hangimizdeydi, onun yalnızlığında mı, yoksa çoğulluğunda mıydı?<br />
Yoksa onun her yalnızlığı da, çoğulluğuyla aynı vasatlıkta mıydı? Bu vakitten sonra bunu bilseniz neye yarayacak ki, ne kadar anlayabileceksiniz onun ölüm oyunlarının amacını?</p>
<p>Her şeye rağmen ben bu akşam günün kararmasından sonra o ağacın gövdesine dokunmaya, gövdesine dokunup unutulmuşluğunun acısını dindirmeye gideceğim.<br />
Öyle ya, dert sahibinin derdini, o dertten çeken bilirmiş, ben ve o ağaç. O beni biliyor, ben de onu.<br />
İşte tam bu sırada çalan telefonum, Su’nun da beni bildiğinin, sesini bana duyurmak istediğinin en taze kanıtı.<br />
Kapattı ve döndü yüzünü yine o iki tarafı da ağaçlı ıslak ıssız yola doğru. Bense yüzümü salonun dört duvarında şöyle bir gezdirip duvarlardaki tabloları bir kez daha çizdim, yaşayarak. Ve sustum, pencereden haykırmak için başımı uzattığımda. Soğuktu yağmur taneleri dokunurken uzun zamandır kimsenin dokunamadığı başıma. Üşüdüğümü bilseydi, çok üşüdüğümü bilebilseydi sabahlara karşı ne olurdu ki? Ve biliyordu da, o telefonu açtığımda gözlerini öylesine bir kapadığında, içinden anlık pişmanlıkları geçirmişti.</p>
<p>Hiçti işte, ne ondan öncesi ne de sonrası, hiçti. Bir hiç!<br />
Şaşkın bakışlar arasında bu gece o ağaca tırmanacağım. Bu yağmurlu ve soğuk Ekim ikindisinde o parka gidip bekleyeceğim günün düşmesini yerlerden yere. Karanlığın çökmesini her renge. Belki de ayak izleri bulacağım o daracık yolun kenarlarında. İkimizin söz izleri, göz yaşlarımızın ıslaklığını buluvereceğim birden. Ama ben bu akşamdan öteye hiç oluru yok, gidip o ağaca tırmanıp, o biten Yazın insafsız Temmuz sıcağında aramızda geçen monoloğun(!) yukarıdan kuşbaşı nasıl göründüğünü bulmaya çalışacağım. Eğer ağacın yaprakları içlerine sinen her sesi ve kelimeyi dışa vuracak gücü bulabilirlerse kendilerinde, o geçmiş günü, o saati, o iğrenç işkenceyi ve cinayeti yeniden yaşayacağım. Ağacı kesmem gerekse bile, bunu kendime yapacağım. Ya o ağaç ölecek, ya ben yaşayacağım. </p>
<p><strong>14.Bölüm</strong></p>
<p>Geceleri uykunuzu kaçırmaya başlayan sessiz bir kimseden hüzünlü telefonlar aldığınız hiç oldu mu? Rahatsız olduğunuzdan değil, onu merak ettiğinizden artık gözleriniz uykuya galip geliyor, ya da yüreğinizle beyniniz işbirliği yapıp saatlerce boş bakışlarla onu düşünüyorsunuz…</p>
<p>O, telefonun karşı tarafında, belki de sizin yaptığınız gibi aynı şekilde yatağına uzanıyor, sonra da telefonu sol eline alıp numaranızı çeviriyor. Ahizeyi sağ eline alıp sol elini saçlarının arasında gezdiriyor ve sinyal sesi kesik aralıklarla devam ederken heyecandan titreyen terli parmaklarının arasındaki sigaradan bir yudum içiveriyor. Hatta içmeden sarhoş olmuş düşünceleriyle her şeyi çift görüyor. İkilemler içinde bir azgın, bir huzursuz yürek oluveriyor karşı taraftaki insanlığını unutmuş insan…</p>
<p>Sizse o sırada kendi evinizde, kendi bahçenizde, kendi ülkenizde kendinizi dinliyorsunuz. Radyoda ya da teypte en dokunaklı şarkılar cızırdıyor. Şarkılar sizin için hep cızırdıyor, çünkü siz hiçbir şarkıyı, hiçbir zaman gerçek benliğinizle dinleyemiyorsunuz. Ne zaman ve hangi şarkı çalarsa çalsın, siz bir başka insanı dinliyorsunuz, hatta başka bir kişiliği görüyorsunuz dizeler ve notalar arasında. Belki de unutamadığınız bir adam, bir kadın ansızın ve amansızca diriliveriyor çekmecelerinizdeki anılar kutusundan…</p>
<p>Yüreğinizin beyaz perdesinde neredeyse siyah-beyaz olacak kadar eski zamanlardan tanıdık bir insan yüzü bildik tavırlarıyla hareket ediyor ve belki de sizinle konuşuyor. Yatağınıza uzanmışsınız, elinizde birazdan uykuya dalacağınız için düştü düşecek bir kitap var. Ve telefonunuz çalıyor. Uykunuz açılıyor, belki irkilip şöyle bir kendinize geliyorsunuz. Uzanıp telefonu kulağınızda götürdüğünüzde sessiz uçurumlarda, sağır sultanın dahi duyabileceği minicik haykırışları duymasanız da hissediyorsunuz…</p>
<p>O, söyleyeceği onca şey varken susup sizin onu anlamanızı, hatta kim olduğunu bilmenizi istiyor. Hatta bunun için sığ kelimelerle anlatılamayacak kadar derin bir istek duyuyor. Size anlatmak istediği o kadar çok konu var ki, bunların sabırsızlığında, coşkusunu bastıramayıp sizi öpüveriyor…<br />
Size anlatması gereken her şey o anda anlamsızlaşıyor ve siz o hiçbir şey yapmadan ve söylemeden onun kim olduğunu, neden kapınızı çalıp köşebaşına kaçıp saklandığını, sizi neden öpücüklere boğduğunu anlayıveriyorsunuz…</p>
<p>O, ahizeyi utanarak ve bir daha bunu yapmayacağına yeminler ederek kapatıyor. Sizse yatağınızda uzanmış bir durumda, sağ elinizde telefon, ahizenin içinden girip o daha kapatmadan yanına ulaşmak istiyorsunuz. Sonra, az önce hiçbir şey olmamış gibi, sizi kimse öpmemiş gibi, hüzün denizine düşmüş birisini boğulurken görmemiş gibi yaparak telefonu kapatıp, kitabınızı yeniden elinize alıyorsunuz. Okumaya devam ediyorsunuz, ya da siz öyle zannediyorsunuz…</p>
<p>Ne günlük sıkıntılarınız, ne parasal, ne de aile içi sorunlarınız ve de elinizdeki kitabın kahramanlarının yaşadıkları sizi artık ilgilendiriyor. Ve artık az önce siz uykuya yenik düşmek üzereyken ve de kitabınız elinizden düşmek üzereyken, şimdi kitabınızı elinizde sımsıkı tutuyorsunuz, uykunuzu ise tutmadınız, kaçtı…</p>
<p>Siz şimdi sadece, gece bütün tuzaklarını kurarken evsiz ve kimsesiz çocuklara, sadece onu düşünüyor ve bu suratsız, kimliksiz hüzünlü serseriye yeni ve sıkça değişen yüzler giydiriyorsunuz. Beğenmediğiniz maskeyi hemen çıkartıyor, ona daha fazla yakışan bir maskeyi takıyorsunuz. Eninde sonunda, telefondaki sessizliğin sahibi kim olursa olsun, siz ona olmasını istediğiniz kişiliği takıştırıveriyorsunuz. Sonra da bir bakıyorsunuz ki, siz bu oyunu gerçek ve elle tutulan yaşamınızdan daha fazla sevmeye başlamışsınız. Akşamları telefona yakın yerlere oturup uyuklamayı, kitaplardaki öykülerin kişilerini seyrederken gözucuyla da telefonu gözetlemeyi, uyuklamayı bile yarım gözle yapmayı bilinçli bir alışkanlık haline getirmişsiniz…</p>
<p>Bunun sahte bir oyun olduğunun farkındasınız ama, küçük mutluluk ve heyecan oyunları oynamak ve meraktan çıldırmak hoşunuza gidiyor. İşte bu yüzden siz akşamları evinize giderken, aslında o sesi nerelerden geldiği belli olmayan, hüzün denizine düşmüş insanın evine gidiyorsunuz. O da bu misafirliğinizden öylesine hoşnut ki, sizin geleceğinizden emin bir tavırla her akşam, ya da kendisini size hazır hissettiği akşamlar arka bahçesinin kapısını açık bırakıyor…</p>
<p>Siz de kendi bahçenizde yalnız kalmaktansa, onun arka bahçesinde olmayı daha kazançlı buluyorsunuz…Yani, alan memnun, satan memnun!</p>
<p>O benden gitti gideli, en kuytu köşelerimdeki parçalanmadan başka; insanlar, bizi sevenler-sevmeyenler de kendi aralarında ikiye bölünmüş. Ondan yana olanlar ve benden yana olanlar suskun bir çatışmaya tutuşmuş. İnsanı huzursuz kılan bu havayı yeni yeni katılmaya başladığım arkadaş davetlerinde çok iyi hissedebiliyorum. </p>
<p>Şimdilerde adımın neredeyse günde elli kez ağıza alındığı dost yüzlü sahtecilerin dedikodularını kendim duymasam da, bu insancıklar yüzüme bakamadıkları anda ciğerlerini okuyor ve gülüp geçiyorum…<br />
Onun çevresindekiler tarafından dışlanmışlığına üzülenler, kendi karanlık yanlarını onun üzerinde temize çıkarmaya çalışıyor. Benim haksızlığa uğramışlığımın yanında görünenlerse, kendi ezilmişliklerine zamanında yeterince üzülememiş ve başkaldıramamış olmanın isyankarlığını benden cesaret alarak haykırmak istiyor…</p>
<p>Bu birbirinden farklı görünen iki grup aslında aynı korkaklığın iki ayrı kolu. Kendileri olamamış ve sadece nefes almayı yıllardır yaşamak sanmışlar. Benim tarafımda görünen insanlar ve gerçekten benim tarafımda olan dostları mutlaka ayrı tutmalıyım. Haksızlığı yokluğa yazmışım çünkü, Su iyi bilir. Şimdi benim tarafımdaymış gibi görünenlere dönelim: </p>
<p>“Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol” derler ya, hiç uymaz bu çevremizdeki fırsat tacirlerine. Onlar ne oldukları gibi görünür, ne de göründükleri gibi olmayı başarabilirler. Ve biz, hep olduğumuz gibi yaşayanlar, bu sanal yaratıkların gerçekliğini çok zor görürüz. Ne zaman ki biz onların çıkarına ters düşeriz, ne zaman ki bizi sömürecekleri bir şeyimiz kalmaz ve ne zaman ki. . . Hiç işte, sensizlik hiç işte! Bir hiç oluruz, o zaman bizi ilk fırsatta başkasına satarlar yok pahasına….</p>
<p>Niye mi insanlara bu kadar uzak duruyorum ve nasıl mı böyle kesin ve katı çıkarımlara varabiliyorum?</p>
<p>Su, seni seviyordum. Sen bir insandın.<br />
Çevremden biriydin, bana canım kadar yaklaşabilendin.<br />
Canımı eline vermedim mi,onu okşayıp, sevip, öpüp büyütmedin mi?</p>
<p>Eğer sen de çekip o göğsündeki hançeri beni öpüyorken sırtıma saplayabildiysen, sen beni bir çırpıda kanımı dondururcasına vurabildiysen, ölümümü göze alabildiysen…Aaah ah! Bunu yapabildiysen, sonsuz kere katı, sonsuz kere kesin nefretle doluyumdur artık. Maske takmış kişilikleri bir göz kırpması zamanda tanıyabilirim artık. Haftalarca can çekiştiğim suskunluğun pençelerinden kurtulduktan sonra belki yeniden de sevebilirim. </p>
<p>Belki ben yeniden güvenebildiğim kadar sevebilirim.<br />
Sevebildiğim kadar insan da olabilirim.</p>
<p>Ve sen Su, daha ne kadar sessizce hıçkırabilirsin ki? Gırtlağında düğümlenen ağıtlarını daha ne kadar tutabilirsin? Sahi sen şimdi nasıl bir rol oynuyorsun, hangi monologları, hangi yavan bayağı diyalogları ve hangi tiratları yazıp çiziyorsun kendi kendine?<br />
Bir başına kalmış sokak çocukları dahi dilenirken sevgiyi, sadece üç lira için ayaklarını öperken. . . Hadi be sen de! Acımak nedir bilmiyordun ki, sadece kendine acıyacak kadar bencildin. Zavallı ürkek, minicik çıplak ayaklı çocukları gördüğünde, huzursuz olabilir ya da uykuların kaçabilirdi. Üzülürdün. O karınları aç yavrucakları sevindirmek için değildi yardım etmek isteyişin. Bencilliğindi. Kendini üzmek istemiyordun onları aciz görünce. İçini rahatlatacak olan üç lirayı verdiğinde, o zaman bencilliğinin içinde bencilliğin kabarıyordu. İçine hüzün yerine sevinç doluyordu. Bu da sana yetmezdi ama, olsun işte, bir sevinçti eninde sonunda. . . </p>
<p><strong>15.Bölüm</strong></p>
<p>“Bu gece onu burada misafir edeceğiz.” Dedi Doktor Hanım, sesi kulağımda yankılandı. Onun beni hastaneye yatırmaya karar vermesinden üç,dört saat önce acil servise iki kere gelip, tomarla ilaçla geri dönmüştük. </p>
<p>Faydasızdı tüm ilaçlar. İşten dönerken arabada yakalayan sinsi ince bir ağrı ne belimde, ne midemde, ne de kasıklarımdaydı. Doktorlar da ağrının yerini tam olarak belirleyemedikleri gibi, nedenini de anlayamıyorlardı.<br />
Yolda Su’ya felaket ötesi yanmayla karışık bir sancıya yakalandığımı söylemiştim. Eve gelir gelmez yüzüstü uzanıp gaz sandığım sızıdan kurtulmak istedim. İmkansızdı. Bence midemi üşütmüştüm, kıramplar çok acı veriyordu. Aceleyle hazırladığı ve çektiğim acıdan tadını alamadığım pirinç çorbasından birkaç yudum içtim. </p>
<p>Huysuzlaşmıştım. Ciddi bir şey olduğunu düşünerek acile gitmek istedim. Su, sürekli elimi tutuyor, canımın yanması onu da sıkıntıya sokuyordu.</p>
<p>Doktorlara ağrımın ne yerini ne de şeklini tarif edebildim. Bu yüzden hem apandisitten hem de ülserden şüpheleniyorlardı. Apandisite yapılacak tek şey ameliyattı, ülsere ise şimdilik ilaç verip yatıştırabilirlerdi. İkincisini seçen doktorlarıma hastaneyi üçüncü ziyaretimde de ağrıdan kurtulamadığımı görünce beni yatırmak düştü. Sanki bir düştü. Su gözyaşı olup akıyordu, ölecekmişim gibi. Sahi benim hastalığım neydi, üzülmeli, ya da korkmalı mıydım Su gibi. Garip, çok sakindim.</p>
<p>Hiç unutamam o günü, 24 Kasım, Salı’ydı. Yani öğretmendim ya, benim günümdü. Gündüz işyerindeyken cep telefonuma bir mesaj geldi: “Günün kutlu olsun öğretmenim!” diye. Bu Feryal’di. Tam bir ay önce Eylül’ün son demlerinde Bodrum’a ailesinin yanına gitmişti. Ankara’da kocasını ve gitmeden birkaç gece öncelik sevgilisini bırakmıştı. Bu bendim. Onu çok çabuk geçmişte bırakmıştım. Bırakmalıydım çünkü evliydi. Ama Feryal göğüslerine dokunabildiğim en güzel kadındı. Ah bir de evli olmasaydı, Su’yu bir aylık ilişkimizde aldattığım gibi kim bilir daha kaç kereler aldatırdım? </p>
<p>O gece Su yanımdayken, beni seviyorken, başka kimse aklımda yoktu, ve Su’dan güzeli de yoktu. Sinsi bir sancım vardı Su’yu da inleten. Zor oldu ayrılışımız birbirimizden. Ben o hastanenin iki kişilik lüks sayılabilecek odasında, bir ayağı çukurda olan Turhan Amca’yı da saymazsak, bir başıma kalmıştım. Turhan Amca’yı sayamıyorum çünkü yaşıyor muydu yoksa nefessiz miydi üç gün süresince anlayamadım. Adamcağızın yaşı doksanüçtü ve sağlam bir tarafı kalmamıştı. Bir eşi vardı İstanbul’da, onunla telefonda konuşabildiği zamanlar ağlıyor, diğer zamanlarda da susuyordu. O birkaç gün içinde Turhan Amca’yı sonradan ziyarete gelip durumunu soracağıma kendi kendime söz vermiştim. Aslında benim de oradan sağ olarak çıkacağıma dair şüphelerim vardı ama, onu orada bulamayacağımdan korktuğum için ayaklarım beni götürmedi bir daha o odaya. Yaşıyorsa da, uyuyorsa da ruhu huzur bulsun. </p>
<p>Hemşirelerin ilgisinden çok memnundum. Hatta acıdan sabahın dördünde uyanıkken hemşire olan üniversiteden bir öğrencimin derdime çare aramaya çalışması da duygulandırıcıydı. Su şimdi ne yapıyordu. Saat 01:00’e kadar mesajlaşıp, telefonlaşmıştık. Ama gençtik, aşıktık(?) ve bir saat bile ayrılık kayıptı. Haftalardır bir an bile ayrılmamıştık. Ertesi gün bana o mektubu verdiğinde o gecenin onun için nasıl geçtiğini anladım: </p>
<p>“Aşkım benim, parçam.<br />
Sana olanların aynısı bana da oluyor.<br />
Ne olur hemen iyileş. Ne farkettim biliyor musun?<br />
Bende her kapı sana açılıyor. Seni çok seviyorum bir tanem. Özledim seni. Seninle çok mutluyum. Huzurluyum, rahatım, güvendeyim.<br />
Seni sevdikçe kendimi daha da çok seviyorum.<br />
Kendimi sevdikçe seni daha da çok seviyorum&#8230;”</p>
<p>Sanırım Su artık beni sevmeyerek, kendisinden de nefret ediyordu. Onun için tüm dünyadaki nefretleri üzerine çekecek şeyler yaptıktan sonra, bu hikayenin sonunu kendisi hazırladı. Mektubu öykünün içinde kendi kelimelerimle süsleyebilirdim, fakat o zaman o kadar Su kokmazdı satırlar, saf ve sade, içten olmazdı. En akıllıcası, yürekli olanı virgülüne bile dokunmadan öykünün içine almaktı: </p>
<p>“…Şu anda çok uykum var ama aklım sende ve elim kolum bağlı. Çok çaresizim. Uyuyamıyorum. Uyumak istemiyorum. Senin rahatlamanı, iyi olmanı ve seninle birlikte olmayı istiyorum. Hastanede seni tek başına bıraktığım için kendimden nefret ediyorum. Şu anda içim acıyor. Artık iyileş lütfen!!!<br />
Senin acını geçiremediğim için çok sinirleniyorum. Bu gece hep seni düşüneceğim, umarım sen de bunu hissedersin. Çok çaresizim. Elimden bir şey gelmiyor ve delirmek üzereyim. Tahmin edersin, arabadan indim, eve girdim ve ağlamaya başladım. Annem görmesin diye gözlerimi sildim, onunla konuştum ve yatağa girdim. Bunu yazmaya başladım. Gene ağlıyorum.<br />
Sabırsızlanıyorum senin iyileşmen için. Seni herşeyimle seviyorum.<br />
Canımın içi.”</p>
<p><strong>16.Bölüm</strong></p>
<p>Ayla mıydı, Ayda mıydı, Aycan mıydı? Değil. Su’yu sevmeden önceki hayatımın en büyük aşkı(?) kimdi, hatırlayamıyorum. Ayça. Aylin. Ayfer. Ayşin. Aydan. Hayır, hiçbirisi değil. Kesinlikle hatırlamıyordum o büyük ve bazı insanlara göre benzersiz, yıpratıcı aşığımın adını. Tek hatırladığım adının ‘Ay’ ile başladığı. Oysa sık sık çalan telefonlarım yüzünden Su’yla tartışmaya başlamıştık. Çünkü Ay beni çok sık hatırladığını gösteriyordu her fırsatta. Bense adını dahi hatırlayamadığım Ay aradığında hiçbir şey hissetmiyor fakat buna rağmen bu yabancı insanı kıramıyor ve telefonu yüzüne kapatamıyordum. Kim bilir, bu konuşmalardan içten içe haz da duyuyor olabilirdim. Ay beni düşünüyordu ve belli ki yalnızdı. Yalnız olmasa beni aramazdı. Özünde iyi bir insandı, ama korkulacak bir zekası vardı ve cahilliğiyle birleştiğinde de öldürücü olabilirdi. </p>
<p>Korkmuyordum. Korkmazdım hiçbir zaman aşktan ve kadınlardan. Sanırım salaktım. Korkmalıydım. Pavlof’un köpekleri bile şartlanmayla çabucak öğrenirlerdi aç kalmamayı. Ve küçük bir bebek dahi sıcak bir sobaya bir defadan fazla dokunmazdı. Ama ben defalarca birinci dereceden yanık olmama rağmen yine de aşk ve sevda sobasının üzerine bırakın elimi tüm vücudumu bırakacak kadar salaktım. </p>
<p>Ay’ın yalnızlık krizi tuttuğu günlere rastlamıştı beni hastanede kesip dikmeleri. Hastaneye gidişimden yaklaşık yirmidört saat sonra ağrımın nedenini tam olarak anlayamadan ve tahminen karnımı yarıp, yarmışken de apandisitimi almaya karar verdiler. Zaten gereksiz bir organmış(?) Bence fazla mal göz çıkarmaz ya, yerinde kalsaydı da olurdu. Sonuç olarak 25 Kasım akşamüzeri beni kesip dikmeye karar verdiklerine çok sevindim, ama sonradan. Doktorlar haklı çıktı ve tüm sızım dindi. Şimdi sadece ameliyat yeri ağrıyordu. </p>
<p>Ay, hastalığımı nereden duymuşsa duymuş, günlerce, defalarca beni arayıp durdu. Hep yok dedirttim. Hastalığımdan önce de birkaç kez Su evdeyken telefonda Ay’a yakalanmış ve konuşmak zorunda kalmıştım. Evde hasta yatarken de artık ondan kaçamayacağımı anlayıp kısa kısa konuşmaya başladım. Bu sefer onu fena tersliyordum, kovuyordum telefondan ve gitmiyordu. Su, Ay’la en az onbeş dakika süren bir kavgamıza tanık olmuştu. Hataydı. Ay’la geçmişi sorgulama yarışına girmiştik. Boştu. Geçmiş acıydı. Çektirmişti. Eski sevgililerine olan zaafını bildiğim için gözümde çok küçülmüştü. Benden hemen sonra da mutlaka bir başkasını arayacak, benden göremediği ilgiyi ondan gizlice dilenecekti. Beni sinirlendiriyordu. </p>
<p>Ama sorun da değildi o kadar. Esas olan Su’ydu. Yanımda olandı, benimle olandı. Onu seviyordum. Bana kızgındı. Evi terketmesini zor önleyebildim.<br />
“Sizi yalnız bırakmalıyım, rahatça sorunlarınızı çözersiniz, belki de yeniden başlarsınız!” diye haykırınca dudakları beni isteyen bir ifadeyle aralanmıştı. O an hırsla dudaklarını yakaladım. İki elimle yüzünü avuçlarımın arasına alıp, onu öptüm. Bu aşktı.<br />
Kızgınlığını gizleyemediği anlarda ona aşık olabilirdim. Ama kendisini bana göstermek yerine duygularını hep kapalı kapılar ardına kilitledi. Bana yazdığı sayısız not ve mektuplardan biri de Ay ve yine hastalığımla ilgiliydi. İşte Su ve Su kokan sadelik. Virgülüne bile dokunmadan: </p>
<p>“Aşkım, yakışıklım. Saat 01:00’e geliyor. Vücudum, beynim yorgun ama uyuyamıyorum. Uyumamak için direniyor bir yerlerim. Nerelerim anlayamadım. Hem üşüyorum, hem üşümüyorum. Hem huzurluyum, hem huzursuzum. Hem mutluyum, hem mutsuzum. Hem uykum var, hem uykum yok. Senin fotoğraflarına bakıyordum. Şu anda yataktayım ve onlar elimde. Aslında özleyecek bir şey yok ama seni çok özledim. Ben manyak mıyım? Ninnimi dinliyorum. ‘İstanbul Kanatlarımın Altında’. O olmadan uyuyamıyorum. Sabah da ‘Greece Is Gold’ olmadan uyanamıyorum. Ben manyak mıyım? Senden bir saatliğine bile olsa ayrılmak çok uzun geliyor. </p>
<p>Ay’ı kıskanmıyorum ama çok rahatsız oluyorum. Durum beni rahatsız ediyor. Sana bu kadar çektiren, kötülük yapan, sildiğini söylediğin biriyle her gün telefonda konuşman beni rahatsız ediyor. Ben bu işin içinden çıkamıyorum, adını koyamıyorum. Her neyse, içine girmek istemiyorum ama senin hayatın artık benim üzerime de kuruluysa istemeden de olsa işin içine giriyorum ve bu durumdan nefret ediyorum. Ben olmadan, bana hissettirmeden bunun halledersen çok sevinirim. Canımın içi.</p>
<p>Bu aralar deli gibiyim. İş, aile (evdeki olanları biliyorsun) ve senin hastalığın. Beni çıldırttı. Moralim çok bozuldu. Kötü bir şey olunca her şey üst üste gelmiş gibi oluyor. Belki de her şey üst üste geldi. Hassas, zayıf oldum bu günlerde. Her şey birikti ve boşaltamıyorum. Ağlamam lazım. Gülerek, eğlenerek olmaz. Daha önce de yaşadım. Ben çok gerilince, üzülünce rahat ağlayamıyorum. Sonradan çıkıyor. Babamda da öyle oldu. Gerçi çok fazla ağladım ama yetmedi. Bir sene boyunca ağladım. Durup dururken ağladım. Bazen hala ağlıyorum. Ama o buna üzüldüğü için yapamıyorum. Kısa kesiyorum. Ben ona her gece müzik dinletiyorum. Uykum yok deliricem. Yarın işe gidince seni görmek, seninle yemeğe gitmek, gizli saklı öpüşmek, bakışmak istiyorum.<br />
Neyse. Sen dinlen, iyileş gerisi önemli değil.<br />
Neymiş? Dinlenecekmişsin, iyileşecekmişsin, tamam mı?<br />
Sevenin&#8230;”</p>
<p>Su’nun mektuplarını şimdilerde defalarca okuduktan sonra gazetelerden birinde gördüğüm ilana takılıyor aklım. Latin atasözü diyor ki: “Verba volant, scripta manent!”. “Söz uçar, yazı kalır!”. Saçma işte. Neredeyse yaşam felsefesi haline getirecektim bu anlamsız kelimeleri. Su bana gösterdi ki; hem söz hem de yazı volant! Hiçbir şey manent! </p>
<p><strong>17.Bölüm_Dördüncü Mektup</strong></p>
<p>DÖRDÜNCÜ MEKTUP – 12. 07. 1999</p>
<p>Şaşkın ördek yavrusu gibi seni anlamaya yönelik tüm düşünüşlerimi birer birer o çekmecedeki eskiler kutusuna koymaya başladım. Hüzün, unutulmuşlukla işbirliği yapıp dün gece karanlığında, 03:30’da koğuş kapısının altından içeri sızdı. İçerideki tutsaklığım, yutamadığım lokma, boğazımdan geçmeyen ayva gibi göğsümün tam orta boşluğunda kendini acıyla hissettiriyor. Birilerine küsüyorum&#8230;</p>
<p>Kimlere ve neden küstüğümü hep yaptığım gibi üç gün sonra unutacağım. Benden kaçışının anlamını hala kendime gösteremedim. En gizli bölmelerimde duruyor olsa da, bu gerçekliğe bir an için bile bakmak gözlerimi kör edebilir. Şunun şurasında 12,13 günüm var içerde, sonrasında seni dünyanın her yerinde istersem bulabilirim. Şaşırırsın. Ama bu, sen istersen olur, yoksa beni göremezsin. Her an, her yerde karşına çıkabilirim, çünkü ben baştan ayağa sevgiyim&#8230; </p>
<p>Bugün hapisliğimden kaçmam gerekse bile seni göreceğim. Sana söyleyeceğim ve vereceğim bazı şeyler var. Bazılarını da vermeyeceğim, veremeyeceğim. Belki bir daha hiç karşılaşmayacağın gerçeklikler olacak bunlar. </p>
<p>Seni daha ne kadar seveceğim, ya da artık sevecek miyim, bilemeyeceksin. Sessizliğimden ürküp, korkuya da kapılabilirsin. Ama niye ki? Hiçbir zararım olmaz sana, seni bu kadar sevdikten sonra&#8230;<br />
Birden, bana anlatmadığın her şey olurum. Senin sessizliğin, kendi sevgisizliğim, senin unutulmuşluğun, ya da birilerinin beni unutmanı istemesi olurum. Öyle birden yaz sıcağı ortasında kalıveririz yalnızlığımızla. Ve kalacağız iki farklı yerinde dünyanın, iki farklı yaşamında, bir başımıza. </p>
<p>Eğer yanılmamışsam, sevginden adım gibi şüphem yoksa, böyle farklı dünyalarda, farklı yaşamlarda birbirimizle yaşamaya devam ederiz, ama bir süre daha. Ne zaman biter bu ayrı birliktelik, ne zaman ruhumuz rahatlar bilinmez. Ama yapay sevdalar yaratmayı, bunları gerçekmiş gibi yaşayıp bu sahte oyunda en iyi rolü kapmayı hangimiz daha iyi becerirsek, sanırım önce onun ruhu rahatlayacak. Önce onun ruhu rahatlamış gibi görünecek. Yanılacağız daha çok uzun süre&#8230;</p>
<p><strong>18.Bölüm</strong></p>
<p>Bir kavganın en tehlikeli anıdır fırsatçıların araya girip tarafları yatıştırdıklarını zannettikleri an.<br />
En sinsi yumrukları ve tekmeleri hiç beklemediğiniz köşelerinizden alabilirsiniz. Birdenbire havada uçuşan bir el, kimin olduğu belirsiz bir ayak kafanıza, burnunuza, karnınıza aralardan bir yerlerden inebilir.</p>
<p>Öyle ki, kavgacılar mücadelenin sona erdiğini sandıklarında asıl kavganın başladığını ancak yedikleri okkalı bir darbeden sonra anlarlar.<br />
Yaygın kanıya göre, ilk yumruğu savuran daha avantajlıdır, ama hiç düşünmezler çok yumruk atanın daha şanslı olduğunu. Değil mi ama, ilk yumruğu atarsın bazen, fakat ondan başka bir numaran da yoktur. Sürekli sen yersin darbeleri ve&#8230;</p>
<p>Su, saf ve dingin doğası gereği dövüş sanatlarında acemi bir çaylaktı. Şöyle oturaklı bir yumruk atarsa gözümün üzerine beni nakavt edeceğini düşünmüştü. Maç biterdi, o evine giderdi. Bir de televizyonun karşısına geçip sigara tüttürdü mü ondan büyüğü yoktu.<br />
Ne saf ve aptaldı. Boks maçı sandığı sevgi düellomuz kesinlikle tek devre değildi ve bilinen dövüş karşılaşmaları gibi belirli bir sonu da olamazdı. Yazık ki ilk darbeyi yemiştim ve acıdan çevremdeki yaşamı göremeyecek kadar sersemlemiştim. Gözlerim şişmişti, ağzıma kan dolmuştu, kıvranmaktaydım. Korktum.</p>
<p>O bilmiyordu da için için gülümsüyordu zafer saydığı yenilgisiyle. Dedim ya çok saftı, kirletilmemiş. Daha ilk devrede aldığım öldürücü darbenin işimi bitireceğini düşünerek hayatının en büyük hatasını yapmış olabilirdi. Çünkü kavganın bittiğini sandığı an asıl mücadelenin başladığını ona öğretebilecek kadar uzun zaman birlikte yaşayamamıştık. Vurdu ve sırtını döndü gitti&#8230;</p>
<p>Şimdi beni merak edip yüzünü geri çevirdiğinde havada asılı duran oturaklı bir yumruk onu bekliyor olacak. O, kavgada tam galip geldiğini düşünürken, birden ve hepten sarsılıp, şaşıracak. Yenilecek&#8230;<br />
Bir kavganın en tehlikeli anıdır fırsatçıların araya girip tarafları yatıştırdıklarını zannettikleri an&#8230; </p>
<p>Düşüşlerden sonraydı bütün iç çekişler<br />
susardı susmayı marifet bilerek<br />
kalkardı ayağa ağıtsız<br />
hep bir söz düellosuydu zaman.<br />
Uzayan gecesi eflatuna çalan<br />
benim rengimdi kadmina sarısı<br />
içinde tüm ayrılıklar da var<br />
öldük ölmeyi bir bitiş sanarak.<br />
O ve ben ayrılmaz bir ikilemdik<br />
kara noktasıydı beyazlarımın<br />
hiç acele etmeden sessiz<br />
siyahlara bürüdü varlığımı gizlice. </p>
<p><strong>19.Bölüm_Beşinci Mektup</strong></p>
<p>BEŞİNCİ MEKTUP – 14. 07. 1999</p>
<p>Bugün Ankara yakıcı sıcağıyla avuçlarımın içini eritiyor. Susuyorum. Sessiz bir ortamda susuzluğu dinliyorum. Sırtımdan ayaklarıma kadar inen sızıyı her nasılsa ara sıra hissetmiyorum. Çevremdeki iç hesaplaşmalarına yenik düşen bütün insanlardan acıyan bakışlar düşüyor gözlerime. Acıyabilmek için acıyı bilmeleri gerek.<br />
Senin de çevrende sevgilim, kendi yenilmişliklerine yanacakken, en yakınlarının yenilgilerine dadanıp fikir yürüten çok insancık var. Böylelerini iyi tanımalı; kıskançlıklarını hissettirmeden, sinsice işlerler içine, farkedemezsin. </p>
<p>Bu sana yazdığım beşinci mektup. Dört mektuptur ipe dizdim bizi, görmeni istedim kendini ve beni. Bende yerini bulmanı istedim. İlk dört mektup kayboldu, belki bu da yokolacak.<br />
Kayboldukça düşlerim, sensizliğin güzelliği giderek çoğalıyor. Aslında çok hoş zamanda gitmişsin sevgilim, sevdamı hatırlattın bana. Bu zor günlerimden geriye bir tek senin gülüşün, sıcaklığın kaldı. Şimdi daha bilmem kaçıncısını yazacağımı kestiremediğim bizi anlatan mektuplarla başbaşayım.</p>
<p>Sevdiğimi bilsen de buna inanamıyorsun. Tıpkı bazılarımızın yaratıcının varlığını bilip de O’na inanmak istememesi gibi. Benden gelecek her mutluluğu hayal, her olumsuzluğu gerçek görmeye itilmişsin. Çevremizde sevda kıskananları çok, bizi çekemeyenler çok. Öyle böyle değil, hiç sevilmemişler midir, nedir! Bilmiyorum.<br />
Şiiri, resmi, aşkı, romantizmi, çılgın, sıcak ve terli oyunları böylesine sevgiyle oynayamamışlar hiçbir zaman.<br />
Yarın benim doğum günüm. Ve doğum günümde içerdeyim. Şimdi bedenim yerçekiminin istilasında. Başım yastığa düşüyor. Uyuyorum.</p>
<p><strong>15. 07. 1999</strong></p>
<p>Bu mektubu yazarken öyle bir gerçeği öğrendim ki, elimdeki tüm titrek yalnızlığım milyon parçaya bölündü. Evet gitmiştin, bu acının ta kendisiydi. Acı geçerdi. Gidişinin nedeni bana anlattığın şüphelerin miydi, yoksa sinsi beyazlığıyla seni ortalarına alan patlak mısır yumuşaklığındaki içi geçmiş, işi bitmiş ellilik, altmışlık, yetmişlik kadınların, yani bazı iş arkadaşlarımızın çekim alanına girmen miydi?</p>
<p>Bir ihtimalle ikincisiydi ve bu, acının kalıcı ağrılara dönüşmesiydi. Yine de bunu tam kestirememiş ve nasıl bir akıl yapısıyla kendini bu kadar kısa bir zamanda, benden gittikten bir gece sonra, aciz bir oğlan çocuğunun kollarına atıverdiğini kendime anlatamamıştım.</p>
<p>İnanamadım. Üstelik tüm eşyalarını da toplayarak gidiyordun, bütünüyle. Diş fırçanı unutmuştun ama, ya da bilerek bıraktın banyoda. Arada bir gözüme takılan o fırça burada hala birisinin yaşadığını hatırlatıyorsa da ben onu çöpe attığımda artık bu evde sana ait hiçbir şeyin kalmayacağını çok iyi biliyorum. Yani sevgilim, bir çöp kutusuna yürüyüş mesafesi kadar ömrün kaldı bende.<br />
İnanamıyordum.</p>
<p>Evleniyordun. Hem de benim askere gideceğim günü sürekli merakla bana soran ve bu fırsatı kollayan o yaşlı kadın öğretmen müsveddesinin oğulcuğuyla. Ve öğrenmek zorunda olduğum bu gerçek, sanırım bunun sonuncu mektup olmasını gerektiriyor.<br />
Kendini hiçliğe doğru iterken, seni şiirlerde, yazılarda, resimlerde ölümsüzleştirme çabalarımı da elinle bir çırpıda itiverdin. Biraz düşününce anladım ki, sen benim kendi öz varlığımı değil, o her zaman yanında olmasını istediğin bir erkek, bir sevgili ve bir eş kavramını sevdin. Sen beni gerçekten değil de, kavramsal olarak sevdin. Evlendiğimizde ise benden olmasını istediğin çocuğu değil de, sadece bir çocuğunun olmasını sevdin. Senin için bir amaçtan öte bir alet, bir araç, belki bir makineydim. Benimle beraber şehri arabayla dolaşmayı değil de, sadece yağmur yağarken ve ıslakken caddeler ve bir de karanlıksa gökyüzü arabayla dolaşmayı sevdin. Candan ve tenden yaşamak varken onların yanından bile geçemeyip kavramlar arasında sıkışıp kaldın. İleriyi düşündüğün palavrasını kendine dahi yutturup, günlük, hatta anlık yaşayanlardan çıktın. Ben içerideyken, o zindanda hayalini kurarken, sen dört ay bile sabredemedin ki, nasıl kırk yıl evli kalacaksın. Sen beni sadece kavram olarak sevdin, çünkü 3 ay sonra biz evlenecektik, sen bir başkasıyla evlendin. </p>
<p>Sana bu beşinci ve son mektubu karalarken üzümü nasıl sevdiğini hatırladım. Hani bir gece vakti bakkala gidiyorum diyerek, mevsimi olmamasına rağmen, üzüm arayıp, bulup sürpriz yapmıştım, ve sana kendi ellerimle yedirmiştim ya, eminim benim yerimde bir başkası olsaydı senin için farketmezdi. Bir sevgiliyle başbaşaydın loş bir odada, yatakta. Sting çalıyordu, en sevdiğin şarkılardı ve sen sevdiğin meyveyi sevdiğin kavramın elinden yiyordun. Mutluydun, üzümdü seni mutlu kılan, başka bir şey değil.</p>
<p>Zaman geldi ufak tefek tartışmalar yaşandı. Sevgilin, yani sevdiğin kavram askerken garip bir hapislik yaşamak zorundaydı. Sayılı günler için içeri giriyor, fakat her haftasonu da senin yanında oluyordu. Bu en fazla dört ay sürecekti. </p>
<p>Kolay değildi elbet ne senin için, ne de sevdiğin, o hep yanında olan, fakat bir gün içeri girmek durumunda kalan için. Hafta içleri yaşadığınız uzaklıklar, senin iş yerindeki sorunların, onun içerideki sorunları ve bu sorunları haftasonları paylaşamayacak kadar yorgun ve zaman fakiri olmanız, sıkıntılarla üç,dört aylığına bile savaşamayacak kadar zayıf olan seni düşündürmeye başladı:<br />
Benim sana verdiklerimi, yaşattıklarımı, birlikte paylaştığımız onca gündüzü-geceyi sana verecek, yaşatacak, paylaşacak ve hatta sevilecek bir başka kavram daha olamaz mıydı? Şüphe bu ya –yedi günahlardan doyumsuzluk- belki daha da fazlası bile olabilirdi.</p>
<p>Benden bir adım önde, ama sadece bir adım. Tutsaklığı, yani böyle zorunlu bir uzaklık sorunu da yok.<br />
İşte sen böyle bir kavramı hayal ededururken, benden Ankara’da bir yaşam kurmak için kesin bir adım atmamı beklerken, ben de bu adımı atmışken, öyle şanslı bir şekilde geç kalmışım ki.<br />
İyi ki ben bu kadar şanslı doğmuş ve geç kalmışım. Binlerce teşekkür ediyorum önce yaratıcıya ve sonra o seni aralarına alan sinsi beyazlığındaki ve patlak mısır yumuşaklığındaki içi geçmiş, işi bitmiş ellilik, altmışlık, yetmişlik kadın müsveddelerine. Onlara, inanması zor ama, bir yaşam borçluyum.</p>
<p>Bir de o aciz gölgesiz oğlan çocuğuna, gerçi bu senaryoda en pasif ve etkisiz oyuncu, ama unutmamak gerekir. Kul hakkıdır, yakışıklılığının hatırına, bizlerde kalmasın hakkı. Bir gün ODTÜ’de Bahar Şenliğini gezerken senle ikimiz sarmaş dolaş, seni bizden çalan erkekçik de anne ve babasının elinden tutmuş geliyordu karşıdan. O gün seni görmüş ve minik yaramaz çocuklar gibi, biz yanlarından ayrıldıktan sonra zırlamya başlamıştı kesin; “Anneee, bana Su al, ben Su istiyoruuuum!” diye. Sonrasında erkekçiğin annesinden sana gelen evde çay davetleri ve kendi bayatlığındaki kadınlardan dilendiği yardım talepleri, tesadüfen evlerinde karşılaştığınız ve 2 ay içinde nişanlanıp, evlenip, düğünden 2 hafta sonra bitecek ilişkiniz, vs…</p>
<p>Kendi adlarına çok şansız bir şekilde ve ilahi adaletin her zaman pençesinde kıvranacak olan bu sinsi dişi örümcekler, benden daha erken davranarak seni, benim hiçbir gücümle öremeyeceğim sahte mutluluk kavramlarıyla örülü ağlarına, bir garip dünyaya çekmeyi başardılar. Bunu başarı bilip zevk sularını akıttılar.<br />
Hem sen, hem de onlar kazananlardan olduğunuzu sanıyorsunuz. Kazananlardan olduğunuzu zannederken bir gün aslında kaybedenlerden olduğunuzu anlayacağınız ve kaybedenlerden olduğumuzu düşündüğünüz bizlerin o gün geldiğinde asıl kazananlar olduğumuzun farkına varacağınız için acınacak durumdasınız. </p>
<p>Keşke helal olabilse de, bu dünya da onlar da, sen de o kadıncıkların sana hazırladığı bu tiyatro oyununda, onların replikleriyle ve yönetmenleriyle huzurlu ve hatasız olabilesiniz. Ama değil. Sizi kara kaplı defterin her sayfasına, sağ üst köşeye not düştü herkes. Siz artık düştünüz.</p>
<p>Bari hayatına vereceğin, yani bu oyuna demek istiyorum, anlamların ve tadın, heyecanların ve doyumluluğun, uyumun ve en önemlisi kişiliğin kaynağı olan ışığı düzenleyeni, ışıkçıyı kendin seçebilseydin. Ama boşuna konuşuyorum, sen günışığını sevmezdin ki.</p>
<p>Sadece bir süre için ünlü bir misafir oyuncu olarak kalacaksın bu oyunda. Çünkü senaryosunu kendinin yazmadığı, baş rolünü kendinin üstlenmediği, yönetmeninin bazı örümcekler olduğu, sahneyi ve dekorları kendinin seçemeyeceği bu tiyatro oyununu içine uzun zaman sindirebileceğini sanmıyorum. Sen de biliyorsundur: </p>
<p>Hepimiz aktörüz aslında, sen de, ben de, onlar da. Zaten yaşam, düşünce gücümüzün etkisiyle algılarımızda kendimizi kandırarak kurduğumuz ve ölene kadar devam ettirdiğimiz bir oyun değil midir? Gerçek ne olursa olsun biz burnumuzun dikine gideriz. Neyi doğru görmek istersek o doğrudur, doğru olmalıdır. Başkaları öyle istiyor diye kendi düşüncemizi gözardı edemeyiz. (‘Ay Tanrıçası’ Hakan GÜZHAN, 1997)<br />
İşte bu, kısaca kendi hayat oyunumuz. Başkalarının doğrusunu kendi doğrumuz saymaya başladığımızda, hele bir de bu başkaları üçüncü şahıslarsa, biz biterek başlıyoruz demektir. Üçüncü şahıslar mı ne demek?<br />
Üçüncü şahıslar, birinci ve ikinci şahıs kendi aralarında anlaşamıyorlarsa, ya da zeka ve medeni cesaretleri iletişimsizlik doğuruyorsa, kendilerine güvensizlerse, zayıflarsa, meselenin içine sıçsın sıvasın diye birinden birinin yardıma çağırdığı şahıslardır üçüncü şahıslar. Hatta olaylar üçüncü şahısların işe karışması boyutuna geldiğinde birinci ve ikinci şahıslar da üçüncü şahıslığa düşerler. Üstelik üçüncü şahısları da birinci şahıslığa yükseltirler. Nasıl mı? Şöyle: </p>
<p>Bir, üçe gider ve iki hakkında konuşur ve ikiyle konuşması için yardım ister. Artık bu konuşmada iki, üçüncü şahıs olmuştur. Sonra asıl üç, asıl ikiye gider, bir için konuşur. Bunu bir istemiştir. Ve bir, kendi elleriyle kendisini üçüncü şahıs durumuna düşürür. Hiç istinası yoktur, bütün üçüncü şahıslar üzerilerine vazife olmayan işlere maydanoz olduğu için ortalığı pislik gölüne çevirirler.</p>
<p>Eee n’apalım, senin suçun da yok değil. Karşındaki adamın kendi doğrusu yok ise, kendi hayat oyununu kurgulama işini üçüncü bir şahsa devrettmişse, hatta daha da aşağılık olanı, karşındaki şahsın kendi yaşamını kurma şerefi sinsi örümcekler tarafından elinden alınmışsa ve sen bu şahsı bembeyaz arabasıyla, karanlıklar içinden çıkagelip, kötü niyetli kontun şatosundan, zavallı prensesi kurtaracak beyaz atlı prens olarak görüyorsan, ya da gözün örümcek ağlarıyla örülüyken sana böyle hikayeler anlatılıyorsa, buna inandırılabiliyorsan bırak biterek başlamayı, sen hiçbir zaman varolmamışsın ve çoğalmamışsın demektir. Vay o zaman senin gibi kadının haline.</p>
<p>Hiç çoğalmadan yaşamak demek, çevrendekilere olumlu hiçbir şey verememektir. Kendi suyunda kaynayıp, kendi ateşinde yanan bir insandan ne anne olur, ne baba, ne eş, ne kardeş, ne de sevgili. Böyle düz bir çizgide kısır döngüyle dolaşır durur, aldanıp durur, aldatıp durur bu tip insanlar.<br />
Buradan öteye adım atmamak en kolayı da olsa yaşamanın, zoru seçip adım atmayı ölüme gider gibi güçleştirebilirim.</p>
<p>Bütün ölümlere yolculuğu güç sanmayın ama, benim gidişim çok zor olacak. Gözüm arkada kalarak, ağlayarak, hıçkırarak öleceğim.<br />
Bu bir intihar dahi olsa, kendim bile seçsem sonsuz dinlenceyi, yine de canım çıkarken tırnaklarımdan gözlerim dünyanın üzerinde kalacak.</p>
<p>Ve ben bu beşinci mektubu hala karalarken kalemimin altındaki çaresiz titrek sayfaların inlemesi kulağımı tırmalıyor. Diyorlar ki: </p>
<p>Biz ki mürekkebin okkalısını yalayıp<br />
Dertlerin, hüzünlerin en alasını yutmuşuz.<br />
Bizim için ne yakarışlar geldi<br />
Ne serzenişler geçti bu dünyadan.<br />
Sen ki aşkların kaçınılmaz kitabını okumuş<br />
Çaresiz acılarını suya katıp içmişsin,<br />
Bilirsin;<br />
Senden önce de aynı vefasızlıklar yazıldı<br />
Aynı tip kadınlara maalesef sitemler çizildi.<br />
Ve biz,<br />
Senden sonra da<br />
Onun yüzünden<br />
Böyle acımasız bir kinle karalanacak<br />
Sonraki ihanetiyle siyahlara bürüneceğiz…<br />
Sonra bir daha<br />
Bir daha…<br />
Ve bir insanın yüreğinde sonsuzluğu yaşamak varken<br />
O her seferinde hışımla<br />
Bir kağıt parçasına yazılıp<br />
Buruşturulup atılacak<br />
Buruşturulup atılacak…<br />
O hangi hiçliği yaşadığını bilemeden<br />
Sen hep bir gönülde filizlenip yeşereceksin<br />
Yeşereceksin…</p>
<p><strong>20-21.Bölümler_SON</strong></p>
<p>Aman Tanrım, okuduklarım, hissettiklerim, fena, canım acıdı. Ona acıdım, yüreğim dilimlere ayrıldı sanki. İyi ki Su benim sevdiğim, sevgilim değildi. Su bir başkasının sevgilisiydi. Raif’in hayatındaki en büyük aşkıydı. Bu hikayeyi size onun kaleminden okudum. Baştan sona ve tarafsızca, Raif ne yazdıysa, neler yaşadıysa benim kadar sizin de tanıklık etmenizi istedim. Şimdi böyle bir sevdanın içinde olmadığım için kendimi şanslı hissediyorum ve içimi mutluluk ve huzur kaplıyor. Fakat sonra aniden Raif’e olan saygımdan suçluluk duyup dudağımın kenarındaki gülümsemeyi, rahatlamayı gizlemeye çalışıyorum, çünkü biliyorum Raif yukarılardan bir yerlerden bu hikayeyi sizinle birlikte okuyor, aynı kabusu bir kez daha görüyor, Su’yu bir kez daha sevdiğini hatırlıyor ve ona duyduğu sevginin kendisini ve Su’yu neden ölüme davet ettiğini anlamaya çalışıyor. </p>
<p>Bense Raif’in kendini nasıl öldürebildiğini, kendine bu kadar yabancı bir insan için neden yaşamını feda ettiğini tüm hikaye boyunca sorguladım, cevapsız kaldı tüm sorularım.<br />
Burada, gerçek yaşananların mı, yoksa hayal ürünü kurguların mı kaleme alındığını merak ettiğim bir anda aklıma Su geldi. Acaba şimdi neredeydi, kiminle ve hangi sohbetlerin içinde, yaşamdan zevk almaya çalışıyordu? Gerçekte böyle birisi yaşamış mıydı, varolabilir miydi?</p>
<p>İyi ki Su’yu hiç görmemiş ve ona hiç aşık olmamıştım. İyi ki o benim değil, bir başkasınındı.<br />
Bir oturuşta göz açıp kapayıncaya kadar okuduğum hikayenin sayfaları elimden düşünce gözlerimin kapandığını ve ne kadar yorgun düştüğümü farkettim. Kalktım, yatağıma uzandım ve elimde kalan son iki sayfayı okumaya başladım:</p>
<p>“İnsanlar uykularından iç tırmalayan ambulansın siren sesleriyle uyandılar. Sonra siyah-beyaz bir film kamerası indi yukarılardan, önce dünyanın, sonra hızla onun olduğu ülkenin ve şehrin üstüne. Sonra hızla yaklaştı yaşadığı semte doğru. Apartmanlar, soba ve kalorifer dumanları, sis. Hava soğuktu. İnsanlar sokakta, arabada, otobüste, meraklı bakışlarla takip etti kamerayı. Bazı çocuklar korkmuşlardı. Annelerinin, babalarının, abi veya ablalarının o güvenli sandıkları bacaklarının arkasına saklanmışlardı. Gerçekte o bacaklar da korku ve endişe içindeydi.</p>
<p>Kamera daha da alçaldı. İnsanlar olayı bir dehşet filmi seyredermiş gibi izliyordu. Film şeridi, hızı gittikçe artan kalp atışı gibi hızla, daha da hızla dönüyordu. Yollardan geçti kamera, evlerin arasından, ağaç dallarının içinden ve gitmesi gereken sokağın içinden hızla geçti.<br />
Görmesi gereken evin önünde mahşer yeri gibi bir karanlık kalabalık. Aniden göğe yükseldi kamera ve kuşbakışı minik insanların oluşturduğu dairenin tam ortasında Su’nun onlarca kırılmış parçasını gördü.</p>
<p>Film şeridi koptu&#8230;</p>
<p>Ve yükseklerden hızla irtifa kaybederek en fazla 7 yaşlarında, gözleri ağlamaktan kan gölüne dönmüş sarışın bir kıza odaklanarak durdu.<br />
El örgüsü olduğu belli olan kazağının boyun ve göğüs kısmı sırılsıklamdı. O anda yanağının bittiği yerden düşen bir damla bu ıslak suça ortaklık etti. Hıçkıra hıçkıra hıçkırmamayı öğrenebilirdi.</p>
<p>Hiç kimse ona kötü bir şey söylememişti, kızmamıştı veya vurmamıştı. O sadece kameranın biraz önce görmeye geç kaldıklarını görmüştü. O sadece görmüştü ve hiç sorulmadan anlatmaya başladı:<br />
“Balkondaydı. Ben ön bahçede oyun oynuyordum. Önce bana bir şey söyleyecekmiş gibi baktı. Ben de ona baktım. Sonra biraz gülümseyerek eliyle balkonun önüne gelmemi işaret etti, yaklaştım. Zaten giriş katı olduğu için bana uzanıp saçlarımı annem gibi okşadı. Önce irkildim, ama ellerinin yumuşaklığı hoşuma gitti. Sanki beni tanıyormuş gibiydi. Ama ben onu tanımıyordum. Apartmanımıza birkaç ay önce taşınmışlardı ve ben bir, iki defa onun eve girerken ağladığını görmüştüm. “</p>
<p>Sarışın küçük kız bütün kelimelerini söylemeden önce kısa ve zor nefesler alıyordu. Gözleri kısılıyor, ağlamamak için kendini sıkıyordu. Sonra sustu. Yumruk yaptığı sol elini kameraya doğru uzattı. Parmaklarını var gücüyle sıktığından eli morlaşmaya başlamıştı. Ve ağır ağır elini açtı. İçinde kalp şeklinde kırmızı yaldız boyayla süslenmiş bir taş vardı. Belli ki bir sahilden, kumların üzerinden alınmış ve bir emek harcanarak sevgiyle korunmuştu. Denizin yıllarla eritip, yonttuğu kalp şeklinde bir taştı. Taştı eninde sonunda, ama o küçük kız için başka bir şeyler demekti. Bu kırmızı yaldız boyalı kalbin ne demek olduğunu bilmiyordu ve bunu bileceği güne kadar saklayacağına dair Su’ya söz vermişti. </p>
<p>“Bana sol elimi uzatmamı söyledi. Gözlerimi kapamamı ve o aç demeden açmamamı istedi. Avcumun içine bu kalbi yerleştirdikten sonra, bir gün birisi çıkıp taşı parçalamamı ve atmamı isteyene kadar saklamamı söyledi. Çünkü ona bu kırmızı yaldız boyalı kalbi veren de aynen böyle demiş ve o kişi hala bu taşı kırıp, atmasını ondan istememiş. “</p>
<p>Bu kalp Raif’in Su’yu son gördüğü gün ona emanet ettiği ve kendi yüreğini simgeleyen taştı. Ve Su’nun ellerine kendi kalbini bırakıp, onu saklamasını söylemişti. Su da öyle yaptı. </p>
<p>“Ben elimin içindeki yüreğe bakarken o balkon korkuluğunun dış tarafına geçmişti. Sanki bir adım atıp, aşağıya inip benimle beraber oyun oynayacakmış gibi baktı gözlerime. Gülümsedi. Ve dudağının kenarındaki gülüşünden başlayarak donuklaştı, sanki taşlaşıyordu. Çok korktum. Önce inanamadım, düş gibi bir şeydi. Rüya görmediğimden emin olmak için gözlerimi ovdum. Herşey gerçekti. Biraz önce beni annem gibi seven abla sanki bir heykele dönüşmüştü. Dizlerim titriyordu, hareketsiz kalakalmıştım. Sonra hemen eve çıkıp herkese haber vermek istedim. Ama işe yaramazdı. Onun bütün ağırlığıyla yavaş yavaş ve dimdik düşmeye başladığını gördüm. “</p>
<p>Su, giriş katı yüksekliğindeki bir balkondan düşerek parçalanmıştı. Aslında kırılmıştı taşlaşmış bedeni. Böyle olması çok daha iyiydi, çünkü ölürken hiç acı çekmemişti ve o kıza gülümserkenki gülüşü dudağının kenarında hala duruyordu. </p>
<p>Kendini öldürmek mi istemişti, yoksa gerçekten bu sarışın kızla oyun oynamaya mı inecekti bahçeye, bilmek çok güç. Fakat eğer ölmek istemediyse neden o kırmızı yaldızlı taştan yüreğini küçük kıza emanet etmişti? Yoksa Raif&#8217;ten aldığı küçük kırmızı taştan yüreği sarışın kıza verince mi taş kesilmişti?<br />
Ben artık Su’yu düşünmeden edemiyorum. Onu anlamak, yaptığı şeyleri neden yaptığını bilmek istiyorum. Gece yatağımda, gündüz işimde, dışarıda, sokakta, her yerde o aklıma geldiği anda siyah-beyaz bir film kamerası ses duvarını aşan bir hızla yukarılardan iniyor, önce dünyanın üstüne, sonra Su’nun yaşamış olduğu evlere, semtlere hızla yaklaşıyor. Yollardan, binaların aralarından, ağaçların dallarını kopararak, insanların şaşkın bakışları arasında oraya buraya dönerek, sinemalara, barlara, çarşıdaki mağazalara girerek benim için Su’yu arıyor. Sonra bulamayınca ağır çekim boynu bükük önce uzay boşluğuna çıkıyor, sonra benim yanıma iniyor. Onunla beraber yorgun düşüyorum. Ben Su’yu çok arıyorum&#8230;</p>
<p>Elimde olsa, kameranın çektiği filmi geriye sarabilsem. Geriye sarıp o sarışın kızın yanına, o güne, o bahçeye gitsem. Yanına gitsem ve Su’nun kızın eline verdiği kırmızı taştan yüreği alabilmek için ben elimi uzatsam. Elimi ona uzatsam ve gözlerinin içine baksam. Baksam. Baksam&#8230;</p>
<p>Yazık ki kamera Su’yu görmeye geç kaldı, çok geç kaldı&#8230;<br />
Ve gündüzler yine de güneşe bakardı. Güne dönerdi günebakanlar Ağustos’ta&#8230;<br />
Yaşanan bugünün tekrarı yoktu&#8230;”</p>
<p><strong>SON</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.su-gibi.com/susuzluk/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
