Bana sorarsanız ben, bütün mutlulukları hakeden çok iyi bir insan olmak istemiyorum. Çünkü şimdiye kadar hakettiklerimle değil, başkalarının bana reva gördüklerine maruz kalarak geçirdim yıllarımı. Şikayetçi değilim…
Radyo ve televizyonların haber bültenlerinden hiçbir olayı ve tarihi hatırlamasam da 1999′u sadece adıyla hiç ama hiç unutmayacağım. Hatta adı ve adını yaratan olayları ince uzun bir kağıda yazılıp muska bile yapıldı, bazılarımızın boynunda asılı…
Şimdilerde içimde gizem dolu törenler var, sebepsiz. İyi ama o tünelden bir sene daha yaşlanarak geçerken, yüzümde gittikçe artan çizgileri görmezden de gelirken, neden şimdi bu törenler, hüzün gerekirken?
Şakası yok zamanın, yaş-lanıyorum, yine de içimde ateş dansları…
Her şey geliyor geçiyor dünya üstünden. Nesli tükenen hayvanları birileri koruyor. Ben de tükeniyorum, koruyan yok!
Doksandokuz senesiyse ben gidene kadar hiç gitmeyecek. Susacağım, susacağım, yüreğimde sağır ölüm sessizliği. O, hep içimde yaşayacak ateş dansıyla, suskun, suskun, küskün…
Bana sorarsanız ben, azıcık mutlulukla yetinebilen kötü bir insan da olamam…
Peki söyleyin bakalım, sizin için seçtiğim fon müziğini nasıl buldunuz?
Bazılarınız, kanatlarının altında İstanbul olmadan uyuyamıyor, biliyorum…
Piyanist iflah olmaz bir dahi, değil mi?
Bütün dahiler çılgınlardan çıkıyor olmalı. Sevgilisi eski sevgilimdi, ne esmerdi ama; iflah olmaz, dikiş tutmaz bir ten. Bütün sevgililerim çılgın çıktı, hepsi kendi çapında birazcık dahi. Ama Doksandokuz’da sevilenler bir başka ateşli…
Tamam da ne olmuştu, bu sene böyle eşsiz, tarifsiz yapmıştı kendini?
Uğursuzdu bir kere, tartışmasız, kusursuzca uğursuz!
Sevdaya düştüğümü farkettiğim an, sevda benden düşeli çok olmuştu ve Temmuz’du…
Yaz ortasında beni bir defa öldürdüğü yetmiyormuş gibi Ağustos’ta beni bir daha öldürdü. Bu yüzden ölümsüzdü Doksandokuz, bu yüzden unutulmazdı, unutulmadı…
Tek kişi değildi, tek kurşunla değildi. Pusuya yatmış teröristlerdi sırtımdan vurdular, delik deşik…Vurdular, vurdular…
Uçurumlarda haykırışlarım asılı hala, yankı yankı…
Ve işe bakın ki, dirilişim yine Doksandokuz’da oldu. Hem de daha önce hiç olmadığım kadar genç ve deneyimli…
Bu yıl bir garip geçti be!
Hem çok uzundu, yoğun, hem çok kısa, öylesine…
Yokedildiğimiz yılda varolduk biz!
Aama oldu mu şimdi, değdi mi ha?
Yeniden varolacaktıysak, neden yok olduk, Şeytandı değil mi içimizdeki o sınırsız güçlü sandığımız bedenlerimizi ateşe atmamızı emreden?
Hadi susma!
Bir şey söyle, duyur yüreğini bana.
Bir telefon aç, sessiz dursan da olur telefonda, tuşlara bas, öylece nefesini ver, sesimi dinle…
Ne-fe-si-mi içine çek…
Ve sadece öp, yeter…
Nasılsa bittik, bir daha ölürüz.
Nasılsa başladık, yine varoluruz.
Hadi, şimdi ara!
Duyur dudaklarını.
Giderken avuçlarına bıraktığım kırmızı yaldız boyalı taş kalpten haber ver!
Bu Doksandokuz’un canı çıkmadan, bir daha öldür!
Nasılsa ben gidene kadar gitmeyecek Doksandokuz,
Doksandokuz gittiğindeyse ben de gitmiş olacağım…
Nasılsa…


Cevap yaz